Mhp'nin Kanli Tarihi

Paylaşmak istediğiniz her şey
Cevapla
Piremerd
Üstteğmen
Üstteğmen
Mesajlar:413
Kayıt:07 Kas 2006 13:36
Mhp'nin Kanli Tarihi

Mesaj gönderen Piremerd » 30 Eyl 2007 12:09

"Yağmur Oğlum, Bugün tam bir buçuk yaşındasın. Vasiyetnameyi bitirdim, kapatıyorum. Sana bir de resmimi yadigar olarak bırakıyorum. Öğütlerimi tut, iyi bir Türk ol. Komünizm bize düşman bir meslektir. Bunu iyi belle. Yahudiler bütün milletlerin gizli düşmanıdır. Ruslar, Çinliler, Acemler, Yunanlılar tarihi düşmanlarımızdır. Bulgarlar, Almanlar, İtalyanlar, İngilizler, Fransızlar, Araplar, Sırplar, Hırvatlar, İsponylollar, Portekizliler, Romanlar, yeni düşmanlarımızdır. Japonlar, Afganlılar, Amerikalılar yarınki düşmanlarımızdır. Ermeniler, Kürtler, Lazlar, Çerkezler, Abazalar, Boşnaklar, Arnavutlar, Pomaklar, Zazalar, Lezgiler, Gürcüler, Çeçenler, Çingeneler, içerideki düşmanlarımızdır. Bu kadar çok düşmanla çarpışmak için hazırlanmalı. Tanrı yardımcın olsun." (N. Atsız)

Şaşırtıcı değil mi. Hiçbir MHP'linin ağzından bu kadar açık itiraflar duymadınız herhalde.
TV'lerde Bahçeli 'nin çizmeye çalıştığı imaj , kendisinin "halkları seven, ciddi bir politikacı, MHP'nin ise "insan hakları savunucusu, halk dostu" bir parti olduğudur.
Öylemidir gerçekte?
Değildir elbette ama MHP, bu imaj değişikliğine 80 sonrası gitmeye çalıştı. Özel olarakta "eski kurt" Türkeş'in ölümünden sonra canla başla imaj değiştirmeye çalıştılar
Fransızcadan Türkçeye giren "imaj" kelimesinin anlamları arasında "görüntü, hayal" kelimesinin karşılığı olduğu da Türkçe sözlüklerde sayılmaktadır. Bu bir yanıyla doğrudur. Gerçeğini gizlemek isteyenler kendilerine ait olmayan görüntülerle bir imaj ve hayal yaratmaya çalışırlar. İşte MHP'nin son süreçte yapmaya çalıştığı da budur. Çünkü MHP'nin tarihinde hiçbir makyajın silemediği, silemeyeceği pislikler vardır. Bunun için moda deyimle imaj değişikliğine gitmeye çalıştılar. Ama gelin görün ki, kırk yıllık eşeğine gelinlik giydirerek pazarlamaya çalışan köylünün durumundan pekte farklı bir duruma düşmediler. Elbette puslu havayı bulduklarında, dişlerini göstermekten, dillerini bıçak gibi keskinleştirmekten geri durmadılar.
Biraz daha geriye gidip, bir başka kafatasçı düşüncenin alıntısını yapalım. Bu da 30'lu yıllarda milletvekillliği yapan Esat Bozkurt'a ait: "Türk bu memleketin yegane efendisi, yegane sahbidir, salt Türk soyundan olmayanların bu memlekette bir tek hakları vardır; Hizmetçi olma, köle olma hakkı. Dost ve düşman dağlar bunu hakikati böyle bilsinler."(Milliyet Gazetesi l9 Eylül l930- Aktaran Suat Parlar Gizli Devlet, sy.207)
Kendilerinden olmayanı "düşman" ilan eden, "köle" liliği layık gören bir anlayıştı MHP'nin gerçeği. Fikri neyse zikri de o oldu. "Katli vacip" görüldü düşman olan herkesin.
Şimdi geriye dönüp bu kanlı tarihin sayfalarını açalım birer birer, her sayfada göze çarpan gerçek; işkence ve katliamların çuval cinayetlerinin, bombalamaların altındaki imzanın MHP olduğudur.
Turancı - Milliyetçi görüşleri Hitler'den alan, ABD yardımlarıyla bu fikri büyüten MHP, fikrini yazı üzerinde bırakmadı. ABD'nin gayri meşru çocuğu MHP kurulduğu l960'lı yıllardan bu güne düşman ilan ettiği tüm milliyet ve mezheplerden halklara kan kusturdu.

Ağustos l968 tarihli gazetelerde hemen her gün "Komando Kampları" ile ilgili haberler ve resimler yer alıyordu. Birileri komando eğitimi alıyordu, ama ne için, ne yapacaklardı bu eğitilen komandolar?
O zaman CMKP'nin Genel Başkanı olan A. Türkeş bu komando Kamplarına ilişkin 19 Ağustos 1968'de bir açıklama yaptı:
"Komünistler memleketi sahipsiz sanıpta sokak hakimiyeti kuramazlar. Memleketimizde onların anladığı dilden konuşacak mlliyetçi çocuklar var. Bunun için gençlerimizi mücadeleci olarak yetiştiriyoruz."(Reis S.Yalçın D. Yurdakul, sy. 3l)
İşin rengi anlaşıldı. Sokak hakimiyetini "komünistlere" bırakmayacak, gereken dilde, konuşacak milliyetçi gençler yetişiyordu bu komando kamplarında.
Sokak hakimiyetini nasıl sağlayacaklar
, konuşulacak dil neydi, sonraki yıllarda çok iyi görülecekti. Hem de insanların aklından hiç çıkmamacasına işlenecekti bu dil, bu hakimiyet tarzı.
Öyle varmıydı emperyalizmin yeni sömürgesinde dik başlı olmak, haksızlığa baş kaldırmak, hele hele devlete kafa tutmak, adalet istemek, grev yapmak, demokratik eğitim istemek, doğruları yazmak... Bunlarda ne oluyordu? Emperyalizmin çocuğu MHP dize getirecekti hepsini.

Kime karşıydılar? Komünizme.
Komünist kim?
O dönemin bir CHP milletveklinin dediği gibi "evinde kırmızı gece lambası yakan"da dahil herkes... Bir diğer ifadeyle kendilerinden olmayan herkes "komünistti". Bu "komünistlere" gereken dersi vermek için komando kamplarında cinayet sabotaj, baskın üzerine kurs gördü Türkeş'in "çocukları"

İlk "işleri" 3l Aralık l968 de A.Ü. Siyasal Bilgiler Fakültesi öğrenci yurdunu basmak oldu. Baskına giderken "işe " çıkalım diyorlardı birbirlerine.
"Kampta her çeşit silah vardı. Bir kaleşnikofun yanısıra çeşitli otomatik ve yarı otomatik silahlar bulunuyordu.."(İtiraflar, Ali Yurtaslan, sy. 3l)
Silahlar kan kustu.
Önce Vedat Demircioğlu'nu vurdular.
Sonra Kanlı Pazar'da Duran Erdoğan ve Ali Turgut Aytaç'ı...
l9 Eylül l969 da Mehmet Cantekin, 23 Eylül l969'da Taylan Özgür, l4 Aralık l969'da Mehmet Büyüksevinç ve Battal Mehetoğlu'nu, katlettiler.
l970'e gelindiğinde sayı 8'e çıktı.
Sayı çıkacaktı daha... 70 sonrası kitlesel katliamlarda binlerle ifade edildi faşist kurşunlarla toprağa düşenler.
Silahlar kan kustu amacına uygun olarak. Amaçları, halkı sindirmek, susturmak, kendi deyimleriyle "köle" haline getirmekti.
Kanlı Pazar'da işçiydi kurşunların hedefi, öğrenci yurdunda Vedat Demrcioğlu...
70 öncesi partileştler, CMKP'den MHP'ye, Komando Kamplarından, TİT'e ETKO'ya kadar örgütlendiler. 71 cuntasında Türkeş "görevi şerefli Türk askerine bıraktık" diyecekti."Şerefli Türk askeri"nin yarım bıraktığını MHP' liler MHP' nin yarım bıraktığını "şerefli Türk askerleri" tamamlıyordu. Al gülüm ver gülüm. Ama dökülen halkın, aydınların, gençlerin, işçilerin kanıydı.
Cunta sonrası örgütlenmeye ağırlık verdiler. Sokak katillerini besleyip büyüten CIA ve Türkiye oligarşisi onları iktidara taşıdı. I. ve II. MC dönemlerinde yüzde 3 oyla iktidar koltuğuna ortak edilen MHP devlet içinde kadrolaştı.
Bunun anlamı şuydu; daha organize, daha planlı, cinayetler işlenecekti bundan sonra. Ve artık tek tek işlenen cinayetlerin yerini toplu katliamlar alacaktı. Emir büyük yerdendi. MHP bu emri uygulamaya geçirmek için işe başladı.

16 Mart 1978
16 Mart günü Eczacılık fakültesinin önünde patlayan bombalar gök gürlemesini andırıyordu. Şimşekler çakmış yağmur boşanmıştı. Ama yağan yağmur değil gençlerimizin kanıydı.
Okuldan öğrenciler topluca çıktılar. Okulları iki yıldır faşist işgal altında olduğu için her gün topluca gelip gidiyorlardı.
Adına "Merasim Birliği" denen polis ekipleri yoktu o gün. Oysa Polis şefi Reşat Altay MHP'li sivil faşistlere katliamlarını gerçekleştirmeleri için daha rahat bir ortam hazırlıyordu. Kalabalık Eczacılık Fakültesine doğru ilerledi. Korkunç bir patlama sesiyle irkildi Beyazıt. Ardından kan kusan namluluların uğultusu duyuldu. Havada kollar, bacaklar, insan parçaları uçuştu. Patlamadan geriye kalan kan gölünde 7 öğrencinin cansız bedeni yatıyordu. Onlarca yaralı vardı meydanda. Ve yıllarca bu görüntüye tanık olanlar fakültenin önünde yere uzanmış yatan cesetleri belleğinden silemedi.
Görüntüler belleğinden silinmeyen biri de gördüğü vahşeti yıllar sonra anlatabildi ancak. Hatice Özen'in arkadaşıydı;
"...yaralanmış gibi gözükmüyordu, yardım etmek için eğildim, kollarından tutup kaldırmaya çalıştım kolları öne doğru geldi. Omuzları yoku sanki. Dikkatle kaldırıp baktığımda gördüm ki sırt boydan boya yarılmış, içerdeki organlar dışarı çıkmıştı, bomba sırtına gelmişti.."(Kurtuluş Gazetesi)
Zevk alıyorlardı bu tablodan, gencecik insanların parçalanmış bedenlerini seyrederken kadeh tokuşturuyorlardı görevlerini yerine getirmenin mutluluğuyla.
Görevlerini belirlemişti Türkeş; "....bakacaksınız, herhangi bir hareket, söz fikrimize, Türklüğe uygunsa alacaksınız, zarar veriyorsa sileceksiniz..."(MHP İddiannamesi-Türkeş'in Yeni Ufuklara Doğru yazısınıdan)
"Silme" harekatı halkın her kesimini kapsadı.
Alevi, Kürt, solcu...
Esnaf, memur, aydın, sanatçı...
Ev kadını, öğrenci veya çocuk...
İşkence yaparak, ırzına geçerek, boğarak, öldürdükten sonra televizyon kutularına koyarak, bombalayarak sindirmeye çalıştılar kendilerinden olmayan herkesi.
Katiller aynı zamanda ırz düşmanıydılar, cinayetlerine ahlaksızlıklarını da eklediler. Soygun için girdikleri evde hiçbir şey bulamayınca "boş çıkmamak için evin kızının ırzına geçerek Başbuğlarının talimatını yerine getirdiler."(Ali Yurtaslan- itraflar)

Piyangotepe katliamında 6 işçinin kafasına kurşunu sıkmadan önce gaspettikleri taksinin şoförüne tecavüz ederek görevlerini yerine getirdiler.
İtrafçı Ömer Tanlak bakın bu "görev anlayışını" nasıl dile getiriyor; "... Halim adında bir ajanın daha önceden yattığı dernekte, Selahattin Gözlükaya tarafından iğfal durumuna getirilmesi ve ertesi günü bunun bütün ülkücü camiaya anlatılması"nı görmüştü Tanlak. (Ömer Tanlak, İtiraflar syf. 85)
Etlik'te kendilerine haraç vermeyen bir tüpçünün dükkanını havaya uçurmayı planlayarak, Erzurum Numune hastanesindeki yaralıları, yaralıları ziyarete gelenleri kurşunlayıp öldürerek görevlerini yerine getirdiler.
Aksu İpek Fabrikasının kapatılmasını, üretimin durdurulmasını, işçilerin elebaşlarının işten atılmasını istiyorlardı. Çünkü bu fabrikada ülkücülerin faaliyetine izin vermiyordu işçiler. "Hemen silahı alarak ve üç dinamit lokumu ile hareket ettik. Altımızdaki araba Genel Müdürlüğündü. Çok hızlı bir şekilde Genel Müdürlüğü geçmiş, fabrika önüne gelmiştik. Baki Ceylan cebinden çıkardığı Kırıkkale marka 7.65 çapında silahla ateş etmeye başladı. Sıktığı üç el mermi ile iki kişiyi de vurmuş, bunlardan biri ise ölmüş olması gerekli..."(Ömer Tanlak, İtiraflar, syf. l00)

Bu ve benzeri cinayetlerle MHP nin katliamlar altındaki imzası açığa çıktı. Ülkeyi kan gölüne çeviren MHP'yi halk tanıyordu artık. Bir şekilde karşılaşmış, saldırılardan veya sonuçlarından etkilenmişti.
Bu dönemde Şevkat Çetin ÜGD başkanlığına getirildi. Görevi "teşkilatı" temize çıkartmaktı.
Hemen bir anket hazırlattı, ülküdaşlarına dağıttı.
Anket 70 sorudan oluşuyordu ve hemen cevaplandırılacaktı.
Sorular mı?
"Türkiye'nin bugünkü durumu?"
"Hiç silah kullandınız mı?"
"Silahınız olsa, karşınıza bir komünist çıksa hemen vurur musunuz? vb...
Hemen vururum diyenler Çetin'in sınavından geçtiler.
Bununla birlikte "semt başkanlarına" talimat göndererek "güvenilir ve gözükara" bozkurtların listesini istediler.
Listedekiler ve anketten geçenler 20-25 kşilik gruplar halinde ÜGD Genel Merkezi'nde toplandı: "Türkiye'nin hali malum Komünistlerle ülkücüler savaş halindeler. Bizim de görevimiz, komünistlerle savaşmak ve vatanımızı bunlardan temizlemektir. Bu her ülkücünün en büyük vazifesidir. Sizler de artık bu savaşta yerinizi almalısınız. Bunun için biz haydi dediğimiz zaman hemen harekete geçecek durumda olmalısınız. Her an için bizden gelecek emirleri bekleyin."
Öğütleri alanlar ETKO üyesi oldular.
TİT (Türk İntikam Tugayı), ETKO (Esir Türkeleri Kurtarma Ordusu), TÜŞKO (Türkiye Ülkücü Şeriatçı Komando Ordusu) MHP'nin paravan örgütleriydi. İşledikleri cinayetleri bu adlarla üstlenip, kendilerini aklamaya çalıştılar. Ama uzun sürmedi bu örtünün düşmesi. Cinayetler aynı, failler aynıydı.
MHP örgütlenmesini kadrolarını mlitanlaştırmak üzerine şekillendirdi. Bu yanıyla ÜGD MHP'nin vurucu gücüydü. Ancak MHP içinde de bir çekirdek örgütü, illagal örgüt oluşturdu. Adı, TİT, ETKO, veya Özel Eğitim Grubu farketmiyordu, işleri aynıydı hepsinin.
Kendiside ETKO üyesi olarak yargılanan MHP itirafçısı Ali Yurdakul'un, "Bu şahıs MHP'ye çok zarar verdi, birçok arkadaşımızı cezaevine attı, neredeyse Adana'da MHP'yi çökertecekti."dediği Cevat Yurdakul Adana Emniyet Müdürü idi. Adana'da kendisine TİT adını veren MHP'nin cinayet çetelerinin peşine düşüp, faşist katillerin yakalanmasını sağladığı çin 28 Eylül 78'de makam arabasının içinde katledildi.
Cevat Yurdakul'u öldürenler, Yurdakul'un yolunu kesmek için önce bir otomobili gaspettiler. Katilam orada başladı. Otomobilin şöförünü öldürdüler, sonra Yurdakul'un yolunu kestiler. Makam otosu kalbura dönerken Yurdakul delik deşik oldu. Sivil faşistlere Yurdakul'un istihbaratını Emniyet Müdürlüğü'ndeki faşist polisler verdiler.
80 sonrası tam 694 öldürme olayından dolayı dava açıldı MHP'ye.
Tam 694 insanın katledilmesi resmi kayıtlara geçti ama gerçek çok daha fazlaydı. Bu rakama devlet tarafından "faili meçhul" diye açıklanan MHP cinayetleri dahil değildi. Bu rakama, Kahramanmaraş katilamında ölen onlarca yaşlı, genç, kadın, çocuk dahil değildi. Bu rakamda yalnızca devletin saklayıp gizleyemediği, yargılamak zorunda kaldığı açık cinayetler vardı.
Peki diğerleri faili meçhul müdür?
Hayır.

18 Aralık 1978 akşamı Maraş'taki Çiçek Sinemasında başrolünü Cüneyt Arkın'ın oynadığı "Güneş Ne Zaman Doğacak" filmini seyredenlerin üzerine bomba düştü. Çığlıklar, panik, izdiham, kan...
Sinemaya bombayı koyanlar dışarıya çıktıklarında "bombayı komünistler attı" dediler.
"Allahını, peygamberni seven yürüsün, Komünstleri, Alevileri yaşatmayın. Bunları öldüren cennetliktir. Maraş, Alevilere mezar olacak. Müslüman Türkiye, Aleviler Moskovaya. Sütçü İmam aşkına vurun" sesleri arasında yüzden fazla -kadın, erkek, çocuk, genç, ihtiyar- insan katledildi.
Genç kızlara, kadınlara "müslümanlık, Türklük aşkına" tecavüz edildi, hamile kadınların karnı deşildi, saldırıya uğrayanların evleri yakıldı. İnsanlara işkence yapıldı, ellerinden ağaçlara çivilendi.
Sinemaya bombayı koyan da, sokağa çıkıp "komünistler attı" diyen de MHP' li faşistlerdi.
Günler öncesinden belirledikleri evleri işaretlemişlerdi.
Katliamnı başlatan bombanın sahibi Çatlı'ydı. (Ali Yurtaslan, itiraflar) Katliamı organize eden, bizzat katılanlardan bazıları ise Haluk Kırcı, Ercüment Gedikli, Ünal Osmanağaoğlu, Ökkeş Kenger'di. (Reis- S. Yalçın, D.Yurdakul)

Çatlı'nın ve Kırcı'nın başrolünü oynadığı bir başka katliamda Kamuoyunun yakından tanıdığı Bahçelievler Katliamıydı.
Bu katliamı Haluk Kırcı'nın kendi ağzından dinleyelim;
"Kapı açılır açılmaz içeri girdik. Hepsini yere yatırdık. Ne yapacağımız konusunda talimat almak için Abdullah'a birini gönderdik. Abdullah eter ve pamuk vermiş 'hepsini teker teker bayıltıp öldürelim' demiş. Dışarı çıkıp, arabada bekleyen Abdullah'la konuştum. 'Evde öldürmek zor olacak. İkişer ikişer götürüp öldürelim dedim. 'olur' dedi. İki kişiyi Büyük Reis'in arabasına bindirip Eskişehir yoluna götürdük. Müsait bir yer bulup ikisini de yere yatırıp kafalarına ateş ettik. Geri döndük. Böyle zor olacağını anlayınca Abdullah, 'tek tek boğalım bunları' dedi. Bir tanesini zorla boğdum, diğer dördünü bu şekilde öldürmekte zor olacaktı. Arkadaşları gönderdim. Sonrada sedirin üzerinde bulunan dört kişiye yakın mesafeden ateş ederek mermilerin hepsin boşalttım. Silahı da götürüp Abdullah'a verdim." (l7 Kasım 80 H.Kırcı, Ankara sıkıyönetim savcılığına verdiği ifade)

Elbette MHP'yi örgütleyip sokağa salanlar onların silahlarını da sağladı.
16 Mart' larda halka yönelen bombaları, kurşunları, silahları da verdiler.
TNT' ler ordu malıydı,
silahlar emperyalistlerden gelme.
Katilleri polis teşkilatı korudu, güvenliğini aldı.
Cinayetlerin istihbaratçısı, planlayıcısı, hazırlayıcısı oldu MİT ve polis teşkilatı. Yeter ki, "memleketi komünistlerden kurtarsınlar, istikrarı sağlasınlar"
Ama bu öyle bir istikrar olacaktı ki, emperyalizmin sömürüsü katlanacak ve hızla ilerleyecek, itiraz edenin kafası ezilecekti.
İstikrar için hiçbir şeyi esirgemedi emperyalizm. Kendi adına cinayet işleyecek olan çocuklarını kendi merkezlerinde eğitti.
MHP yalnızca Türkiye topraklarında değil, emperyalizm adına başka ülkelerde de provokasyonlar düzenledi, katliamlar gerçekleştirdi, darbeler tezgahladı. Bizzat Abdullah Çatlı'nın eğitiminde Azerbeycan'da komando kampı kurulduğu Azerbeycan Devlet Başkanı Aliyev tarafından dile getirildi.
Daha yüzlercesini sıralamak mümkün.
MHP bugün de CIA'nın kendine verdiği göreve devam ediyor.
MHP, katliamlarına cinayetlerine devam ediyor.
Yakın tarihimizde Sivas'ta katledilen, Gazi'de katledilen, Üniversite kampüslerinde katledilen insanlarımız, Susurluk bu gerçeğin ifadesidir.
MHP, ne Bahçeli'nin TV ekranlarında çizdiği gibi "uzlaşmacı"dır ne de demokrat.
Dün neyse bugün de o dur MHP.
Dünkü katliamların tetkçileri bugün meclis koridorlarında bunu dile getiriyorlar zaten,
"Değişmedik" diyorlar.
Değişmediler.
Kanlı tarihlerini yazmaya devam ediyorlar.
MHP ve "DOKUZ IŞIK DOKTİRİNİ"

"Türk'ün Türk'ten başka dostu yoktur ve olamaz da. Ey Türk kendine dön, hemde titreyerek. Sözümüz Türk oğlu Türk olanlaradır... Bu devleti yıkanlar (Osmanlı imp. kastedilliyor bn.) Rum-Ermeni-Yahudi dönmeler, Kürtler- Çerkesler-Boşnaklar ve Amavutlardır... Sen bir Türk olarak daha ne kadar tahammül edeceksin bu pis azınlıklara. At içinden Çerkezi gitsin Kafkasına, at içinden Ermeniyi, at öldür Kürdü içinden, yok et tüm Türk düşmanını"
(MHP Ana Davasından)

"Ne mozaiği ulan"
(Alparsal Türkeş)

Yukarıdaki alıntılar esas olarak MHP'nin nasıl bir parti olduğunun kısa bir özetidir. Bu özetin anlamı açıktır: MHP faşist bir partidir ve her faşist parti gibi halk düşmanı ve ırkçıdır. Ancak bu gerçeği örtbas etmesi gerekmektedir. Bunun için kendisine maske gerekmektedir. Bu maskenin "fikri" alt yapısı "dokuz ışık doktrini"dir. Ancak merdi kıpti şecaat arz ederken sirkatin söylermiş özdeyişindeki gibi "dokuz ışık doktrini"nin kendisi başlı başına MHP'nin halk düşmanı yüzünü göstermektedir.
Bilindiği gibi ülkemizde sivil faşist hareketin MHP kurmaylığında örgütlenişi, otuz yılı aşan bir tarihe sahiptir. Bu süreç içerisinde MHP, oligarşinin ve emperyalizmin çıkarlarını cinayetleriyle, kitle katliamlarıyla savunan bir pratiğin örgütleyicisidir. Ancak MHP, bu çıkarları korurken sadece faşist teröre. katliamlara başvurmakla da kalmadı. Aynı zamanda yalan ve demogojileriyle kitleleri kandırmaya ve böylelikle de sömürü düzeninin bekasını sağlamayı amaçladı.
MHP'nin kitlelerin karşısına yalan ve demogojiyle çıkışı, ifadesini Dokuz Işık Doktirini'nde buldu. Çünkü Dokuz Işık yarı-askeri niteliği ile terörcü, saldırgan bir kimlik taşıyan faşist harekete; bir "Fikir hareketi" görünümü vermekteydi. Ayrıca, o, kitlelerin duygu ve düşüncelerine, taleplerine cevap vermek iddiasında olduğu için, faşist hareketin kitleşelleşmesine de hizmet ediyordu.
Neydi Dokuz Işık Doktirini'nin ilkeleri?
1- Milliyetçilik
2- Ülkücülük
3- Ahlakçılık
4- İlimcilik
5- Toplumculuk
6- Köylücülük
7- Hürriyetçilik ve Şahsiyetçilik
8- Gelişmecilik ve Halkçılık
9- Endüstricilik ve Teknikcilik

Dokuz Işık Doktirini'ni Türkeş, 1965 yılında kendine klavuz yapmıştı. 16 sayfalık bir Broşür olarak kaleme alınan bu doktirin daha sonra genişletilerek 672 sayfalık bir programa dönüştürülmüştü. Cumhuriyetçi Köylü Millet Partisi'nin 1967 yılındaki Kongresinde Türkeş, Milliyetçi-Toplumcu görüş olarak kabul ettirdiği bu ilkeleri pek çok etkilenmeler sonucu oluşturmuştu. "Milli Doktirin" olarak lanse edilmesine rağmen, ilkelerin büyük bölümü CHP'den, Alman ve İtalyan faşist parti programlarından alınmıştı. Keza Köylücülük ilkesi de, 27 Mayıs sonrası Milli Birlik Komitesi'nden atılıp sürgüne gönderildiği Hindistan'daki Köy Kalkındırma Projelerinden etkilenerek formüle edilmişti. Nehru'nun "Panciyak" adını verdiği bu proje sonucunda, tıpkı Türkeş'in Köylücülük ilkesinde amaçladığı gibi, tarım-kentler ya da köy-kentler oluşturulmuştu.
Dokuz Işık Doktiri'nin bu eklektik, taklit niteliği bir yana, esas olarak dayandırıldığı maddi güçler ve hedeflediği sosyo-politik düzen açısından ele alınması gerekir. Türkeş, dünyadaki mevcut sistemleri fert, sınıf, millet esasına dayalı olmak üzere üç katagoriye ayırır. Fert esasına dayalı olan düzeni, patron ve sermayadarlara hizmet eden kapitalist düzen, sınıfa dayalı şekillenen düzeni komünist düzen; "millet" esasına dayalı olan düzeni ise Dokuz Işık Doktirinin Öngördüğü milliyetçi-toplumcu düzen olarak tanımlar. Tabii milliyetçi-toplumcu düzenin faşist düzen demek olduğunu bildiği için, bir düzeltme yapma ihtiyacı hisseder. "Dokuz Işık nasıl kapitalizmi, Marksist Sosyalizm'i reddediyorsa, Nasyonal sosyalizm ve faşizm'i reddeder, Nasyonal sosyalizm ve faşizm, kapitalizmin dejenere bir sapması olup insan hak ve hürriyetlerine inanmayan gerici diktatörlüklerdir." (1)

Kapitalizme ve faşizme karşı çıkışı ifade eden bu sözlerin değerledirilmesini şimdilik bir kenara bırakarak, "Yeni Düzen"in (Dokuz Işık Düzeninin) temel hedeflerine değinmek gerekiyor. Öncelikle Türkeş, Dokuz Işık'ın getireceği siyasi yapıyı "Milli Devlet" olarak adlandırır. Bunun sosyal temelini oluşturan güçleri de, sınıflara değil; bir tarih, bir kültür ve soybirliği şeklinde ele aldığı "millet"e dayandırır. Ancak milleti tek tek bireylerin oluşturduğu bir bütün olarak gördüğü gibi, altı sosyal dilime de böler. Bunlar; işçi, köylü, esnaf, memur, serbest meslek sahibi ve sermayadarlar olarak tanımlanır. "Milli Meclis"te eşit oranda yer alacak olan bu güçlerin, ne burjuva demokrasisine ve ne de proleter demokrasiye itibar etmeyeceğini, "milli demokrasi"yi uygulayacağını ileri sürer.
Ekonomik alanda ise; "İktisadi yapımız millileştirilecektir" anlayışından hareket eder. Milli sermaye ve servetin "Türk Milleti'nin bütün bireylerine maledilmesi" için şunları amaçlar: Fabrika yapan fabrikalar kurmak, fert ve sınıf sömürüsünü ortadan kaldırmak, özel sektör ve devlet sektörü dışında "millet sektörü"nü oluşturmak; fabrikaların mülkiyet ve karına ortak olma yanında, yönetime de eşit bir tarzda katılmak, milli üretim birlikleri oluşturmak, yeraltı servetleri ve madenleri devleştirmek vb. vb.
Şüphesiz, burada karşımıza çıkan program, "faşist" bir program değil, orta ve küçük burjuva kesimlerin çıkarlarını koruyan, anti-kapitalist, anti-emperyalist öğeleri de içinde barındıran bir programdır. Ancak MHP'nin sınıfsal niteliği göz önünde bulundurulduğunda, ortaya konulan bu görüşlerin hiç de onun gerçek niyetini yansıtmadığı açıktır. Peki bu yalan ve demogojiye niye başvuruyor?
Bilindiği gibi ülkemizde faşizm, kaynağını emperyalizmden alan, onun ve işbirlikçelirinin çıkarlarını koruyan bir sistemin adıdır. Devlet kurumları aracılığıyla yukarıdan aşağıya doğru bir şekilde örgütlendirilmiş olsa da, mutlaka bir kitle tabanına ve devletle bağı doğrudan görülmeyen "sivil faşist" güçlere de ihtiyaç duyar. Elbette bu kitle tabanı, "bir avuç" egemen sınıftan çok, küçük burjva unsurlar arasından, lümpen proleteryadan, hatta işçi sınıfı içerisinden devşirilir. Ancak bu durum faşizmin kitlelerin karşısına, hiç bir zaman kendi ideolojisiyle, gerçek amacıyla çıkamamasını da getirir. Emekçi kitlelerin karşısına, onların kendi ilerici-devrimci ideolojileriyle de çıkamayacağı için, yalana ve demogojiye sarılma yolunu tutar.

Herşeyden önce, kendi sınıf amacını, hedefini kitlelerden gizlemenin adı ikiyüzlülüktür ve bu da faşizmin en bilinen özelliğidir. Hitlerin "kinimizi serinde, buzlukta saklıyoruz ve maskelerimizi atıp olduğumuz gibi görüneceğimiz günü bekliyoruz." sözleriyle açığa vurduğu bu gerçeği Türkeş, "Ana siyaset... Uzun vadeli bir plandır ve açığa vurulmaz" sözleriyle dile gettirmiştir. Dolayısıyla, bu ikiyüzlülüğü görmeyip, ikiyüzlülüğün tezahürü olan demogojik söylemlerini onun samimi ideolojisi olarak nitelemek, sivil faşist hareketin ekmeğine yağ sürmekten başka bir anlama gelmez.

Dokuz Işık Kapitalizme Karşı Değildir.
Faşizm hemen her ülkede anti-kapitalist sloganlar kullanmıştır. Ama onların bu anti-kapitalistliği tamamen bir kandırmacadan ibarettir. Örneğin Hitler 'Dağ başlarında, tenha yerlerde' burjuvalarla gizli toplantılar örgütlerken; Goebbels, Strasser deli Peder vb. gibi faşist şefler, Nazilerin gerçek "sosyalist" ve para krallarının düşmanı olduklarını kitleler karşısında haykırıyordu. Aynı tutumu İtalyan faşistlerinde de görmek mümkündü.
İtalyan ve Alman faşist partileri gibi MHP de anti-kapitalist söylemlere sıkça başvurmakta, Dokuz Işık Dokrini'ni, sosyalizme olduğu kadar kapitalizme de bir altarnetif gibi sunmaktadır. Oysa dünya'da kapitalizm ve sosyalizm dışında üçüncü bir yol yoktur ve Dokuz Işık Programı da kapitalist bir programdır. Çünkü, bu program mülkiyet ilişkilerine dokunmaz. Farklı sınıf ve katmanları "millet" söylemi adı altında tek bir potada eritir. İnsanlar arasındaki eşitsizlikleri, sömürüyü meşru görür. Bunun nedenini de, "Allah madem ki, insanları farklı kabiliyet ve tabiatlarda yaratmıştır, öyleyse onların manen ve maddeten farklı olanaklar içinde olmaları da doğal ve gereklidir" şeklinde açıklar.
Özel mülkiyetin kutsanması yanında, Dokuz Işık programı, toplumda sınıfların varlığını yadsır, eşitsizlikleri "altı sosyal dilim", "altı meslek grubu" gibi adlarla tanımlar. Sınıf gerçeğinin bu şekliyle yadsınması, aynı zamanda aralarında olması gereken mücadelenin de yadsınması demektir. Ona göre sömüren ve sömürülen sınıflar yoktur, "millet" vardır. Sınıf çıkarları yok, "milletin çıkarları" vardır. Hal böyle olunca, toplumun ezilen kesimlerinin haklarını almak için örgütlenmesi, sendika kurması, grev yapması da yanlıştır.
"Millet", "Milli Devlet" söylemlerine dayalı bir şekilde gündeme getirilen bu anlayışın, aslında "milli" bir niteliği yoktur. Tamamen İtalyan ve Alman faşistlerinin uyguladığı Korporasyon sisteminin bir uyarlamasdır. Bu sistem, biçimsel olarak sendikalara benzetilse de, ondan tümüyle farklı bir içeriğe sahiptir. Sendikaların bağımsız bir kişiliği vardır. Üretim işleriyle değil, işçilerin patronlar karşısında haklarını savunmakla yükümlüdür. Bu amaçla grev ve toplu iş sözleşmesi yapar. Patron-sendikalar ilişkisi, dostluk değil sınıf düşmanlığına göre şekillenir. Korporasyonlar ise, Fransız Devrimi'nin "Birey için ekonomik kölelik kurumları" saydığı ve kaldırdığı bir tür ortaçağın Lonca sistemidir. Bağımsızlıkları yoktur, tamamen devletin denetimi altında, onun bir kurumudur. Üretim işleri ile uğraşırlar. Herhangi bir üretim alanında patron ve işçileri bir arada tutar, aralarında mücadele değil, "dostluk" ilişkişi geliştirirler. Kısacası bu sistemde devlet mutlaktır. Bireyler ve topluluklar ise ancak ona hizmet ettiği ölçüde bir anlam ifade ederler.
İşte MHP, tıpkı İtalyan ve Alman faşist partileri gibi, Ortaçağ'dan kalan bu yöntemi anti-kapitalist bir program diye kitlelere sunar. Aslında kapitalist sömürüyü şiddetlendiren bir niteliği vardır. Ama bu, "millet çıkarı" söylemleriyle gizlenir ve kitleler, anti-kapitalist duygu ve düşüncelerini, öfkelerini doğru yerlere kanalize etmekten alıkonulurlar. Burda, şunu da belirtmek gerekir ki, anti-kapitalizm, genel olarak faşizmin ve özelde de MHP'nin sınıf ideolojisi değildir. Kendine kitle taban yaratmak için baş vurduğu bir demogojidir. Hedef aldığı kitle proleteleşmekte olan ya da proleterleşmeyi bir yıkım olarak gören küçük burjuva kesimler ile, küçük burjuva mülkiyet duygusuyla hareket eden işçi ve lumpen proleterlerdir.
MHP hiçbir dönem gerçek anlamıyla kapitalizme karşı çıkmamıştır. Emperyalizm ve oligarşi tarafından kapitalizme karşı çıkan güçlerin etkisizleştirilmesinde kullanılmıştır. Tekellerin finansmanıyla gerçekleştirdiği katliamlar, saldırılar bir yana, hükümetlerde yer aldığı her dönem kapitalizmin en has savunucusu olmuştur. Örneğin bugün, zam, soygun politikalarına, mezarda emekliliğe, IMF Paketlerinin tereddütsüz kabul edilmesine, Tahkim'e, Özelleştirme uygulamalarına attığı imzalar bile, bu gerçeği bütün çıplaklığıyla gözler önüne serer. Bu nedenle, kapitalizmin ezdiği, sömürdüğü kitlelerin sorunlarına çözüm bulması, hatta yaşamlarını iyileştirmesi eşyanın doğasına aykırıdır.


Dokuz Işık Emperyalizme Karşı Değildir
Türkeş, Dokuz Işık'ın getireceği yeni düzenin, bağımsız ve egemen devlet anlayışına dayandığını belirtir ve bir yazısında da şu hamaset dolu sözleri eder; "Dava, ezilenlerin, zalimlerin, gaddarların davası değil, dava hakkın ilkelerini insanlara uygulama davasıdır. Dava emperyalizme kuyrukçuluk yaparak bağımsızlık tellallığı yapmak değil, doğruyu en güçlü zalimler karşısında da haykıranların davasıdır." (2) Acaba Türkeş, bu sözleri ederken ne kadar samimiydi? Bunun cevabını almak için 30 yılı aşan MHP tarihine bakmak yeterli olacaktır.
Siyasi arenaya çıktığı 1969 yılından bugüne kadar MHP, hiçbir dönen emperyalizme karşı tek bir tavır geliştirmemiştir. Aksine, emperyalizme bağımlılığın koruyucusu, sürdürücüsü olmuştur. Bu tutumu onun kuruluş amacına da uygundur. Çünkü o, ABD emperyalizminin, Üçüncü Bunalım Dönemi'nde geliştirdiği "dolaylı saldırı staretejisinin bir aktörü olarak bizzat ClA tarafından organize edilmiştir. Yani, ayaklanmaları, devrimci-demokratik hareketleri bastıracak olan daimi güçlere yardımcı bir askeri güç" olarak şekillendirilmişti. Finansmanından kadrolarının yetiştirilmesine kadar hemen herşeyi, bizzat ClA ve onun ülkemizdeki kolu alan kontrgerilla örgütlenmesi yerine getirmiştir.
MHP'nin, "Bağımsız ve Egemen Devlet", "Milli Ekonomi", "Milli Ordu" söylemlerine karşın ülkemizin ekonomik-siyasi-askeri açılardan emperyalizme bağımlılığını pekiştiren pekçok pratiği sözkonusu olmuştur. MHP, siyasi misyonu gereği her dönem, emperyalizme karşı ülkemizin bağımsızlık kavgasını yürüten güçlere yönelik katliamlar ve saldırılar örgütlemiştir.
Ekonominin IMF tarafından yönetilmesine, dikde ettirdiği programların uygulanmasına hiç ses çıkarmamıştır. Emperyalist tekellere ülkenin yeraltı-yerüstü zenginliklerini pazarlayan pek çok anlaşmaya imza atmıştır. Ekonomik bağımlılık ilişkilerinin gelişmesi için o kadar ileri gitmiştir ki, 1970'li yıllarda "Afyon yasağı"nı kabul etmeyen CHP'yi, ülke menfaatlerini düşünmemekle suçluyabilmiştir.
Askeri açıdan ise, ordunun NATO'ya bağımlı kılınmasıyla yetinmemiş, emperyalizmin bölgesel çıkarlarına hizmet edecek tarzda savaş kışkırtıcılığı ve Sovyetler Birliği'ne karşı "Beşinci Kol" faaliyetleri yürütmüştür. Sovyetler Birliği'nin dağılması sonrasında bu faaliyetleri daha da ileri götürmüş, Kafkaslarda ve Orta Asya'da ClA'nin bir şubesi gibi çalışmıştır. Bir yandan Ermenilere karşı Azerileri eğitirken, diğer yandan da ABD'nin istemleri doğrultusunda Ermenilerle gizli ilişkiler yürütmüştür. Azarbaycan'da düzenlenen darbe girişimlerinden, bölgede gelişen milliyetçi çatışmalara kadar hemen her olayda bir rol üstlenmiştir.
Balkanlarda, Kafkaslarda, Ortadoğu'da Yeni Dünya Düzeni'nin pekişmesi için elinden geleni yapmaktadır. Ülkemizdeki NATO üslerinin, Yugoslavya ve Irak örneklerinde olduğu gibi, emperyalistlere hizmet edecek şekilde kullanılmasına destek vermiştir.
Kısacası MHP, hiçbir dönem dünyanın en güçlü zalimleri olan emperyalistlere karşı çıkmamış, çıkanları da katletmiş bir partidir. "Türk milletinin, hür ve bağımsız" olması yönünde değil, köleleştirilmesi yönünde hareket etmiştir. Dönem dönem Avrupalı emperyalistlere karşı dillendirdiği "bağımsızlıkçı" söylemleri de inandırıcı olmaktan uzaktır. Bu halkımızın duygularına hitab etmekten, duygularını sömürmekten başka bir şey ifade etmemektedir. MHP, "Milli bir ekonomi"nin değil, bağımlı bir ekonominin, "milli bir devletin değil, emperyalizmin kuklası bir devletin savunucusudur.


Piremerd
Üstteğmen
Üstteğmen
Mesajlar:413
Kayıt:07 Kas 2006 13:36

Re: Mhp'nin Kanli Tarihi

Mesaj gönderen Piremerd » 30 Eyl 2007 12:11

Dokuz Işık Demokrasiye Düşmandır
Dünyadaki faşist partiler arasında ideolojik açıdan olduğu kadar eylem ve hatta kullanılan semboller açısından da büyük benzerlikler vardır. Aralarındaki farklar önemsiz denilebilecek ayrıntılardan oluşur. Faşist partilerin aralarında fikir birliği içinde oldukları konulardan biri de, demokrasiye bakışta somutlanır.
Bilindiği gibi faşizm, sosyalist demokrasi ile halk demokrasisine de karşıdır. Bunu Hitler, burjuva demokrasisini kullanarak iktidara geldikten ve ardından da ona son verdikten sonra şu veciz sözlerle ifade etmiştir. "Artık eşitlik olmayacak, demokrasi olmayacak". MHP de faşist bir partidir. Ama üstlendiği misyon gereği demokrasi konusunda (burjuva anlamda da olsa) bu derece açık düşünceler ileri sürememiştir. Kimi söylemleriyle, burjuva demokrasisini savunur gözükürken, eylemleriyle de en küçük demokratik bir hakka tahammülü olmadığını göstermiştir.
MHP, "demokrasi"ye bakışını, gerek Dokuz Işık programında ve gerekse de parti yayınlarında demogojik bir şekilde ortaya koymuştur. Ona göre burjuva demokrasisi patronların, sosyalist demokrasi ise komünist partilerin hizmetindedir ve bu haliyle de onlar, "Türk milleti"nin tarihi, sosyal, ahlaki yapısına uygun değillerdir. Temel alınacak demokrasi, bu değerlere bağlı olan "milli demokrasi"dir. Ki bu da, "millet"i oluşturan "altı sosyal dilim"in, "milli Meclis"de temsil edilmesiyle hayatiyet bulur.
"Milli Demokrasi" anlayışı, "tek millet, tek devlet, tek şef" anlayışının bir tezahürüdür. Yani, birey ve başka milliyetleri yok sayan, Devleti ve "millet"i kutsayan bir anlayışdır. Farklı inançlara, sınıflara, ulus ve milliyetlere dayanan toplumda bunu dile getirmek, esas olarak faşist bir zihniyeti ifade eder. Onların hak ve taleblerini yok saymayı, hatta onları "bölücülük" olarak tanımlayıp yargılamayı getirir. "Milletin çıkarı" demogojileri bir yanıyla eşitsizlikleri meşrulaştırdığı gibi, diğer yanıyla da, eşitsizlikleri ortadan kaldırmak istiyenlere karşı uygulanan baskı ve terörün üzerini örten bir şaldır.
MHP, kitlelerin karşısına her zaman iki yüzüyle, "terörcü ve "barışçı" yüzleriyle çıkar. Terörcü yüzünde ne kadar samimi ise, "barışçı" yüzünde de o kadar samimiyetsizdir. İşçi sınıfının, onun hak alma mücadelesini yürüten örgütlerinin amansız düşmanıdır. Ama en militan işçi sınıfı savunucusu kesilir. Sömürü sisteminin en sadık hizmetkarıdır. Sömürüye karş çıkar gibi görünür. Terör, baskı, suikast, katliam varlık şartıdır, ama o barış ve kardeşlik çağrılarını dilinden düşürmez. Şiddete karşı deklarasyonlar yayınlar. Ama "davaya katılıp dönen herkesi vurun" buyrukları verir. İnançlara saygılıyız der, Alevi katliamlarına imza atar. Faşist şef Türkeş, "Kürtler kardeşimiz, benim kardeşimde bir Kürtle evli" der ama diğer yandan da "Ne mozaiği ulan" diyerek gerçek niyetini açığa vurur. Fikir özgürlüğünü savunur, her fikrin serbestçe konuşulmasının şampiyonluğunu yapar ama öte yandan "kömünistleri ezeceklerini" ilan eder. Cuntalara karşıyız der ama 12 Eylül'ü, "Fikrimiz iktidarda" diye alkışlar. Kısacası maskeli elinden silahı, dilinden yalan ve demogojiyi eksik etmez. Amaca varmak için her yolu mubah sayar. Bu iki yüzlü niteliğinden ötürü de, ne kadar demokrasi havarisi kesilirse kesilsin, demokrasiye insan hak ve özgürlüklerine düşman bir karargaah işlevi görür.

Dokuz Işık Irkçı ve Gericidir
"Yüksek" ve "aşağı ırklar" anlayışı; köleci dönemde esirleri çalıştırabilme, feodal dönemde kilise ve derebeylik egemenliğini devam ettirebilme, kapitalizmin şafağı olan Amerika'nın keşfi ile birlikte buradaki serveti talan edebilmek ve emperyalist dönemde de, sömürge ve yarı-sömürge halkları baskı ve sömürü altına alabilmek için hep gündeme getirilmiştir. Ancak bütün bu süreçler içinde, ırkçılığı en koyu şekliyle uygulayan Alman faşistleri olmuştur.
Cermen ırkının üstünlüğü görüşüyle dünyayı yönetmeye kalkan ve bunun için de II. Paylaşım Savaşı'nı başlatan Alman faşistleri, Yahudi soykırımı ile unutulmayacak bir ırkçılık örneği vermiştir.
MHP, ırkçılığın dünyada mahkum edilen bir ideoloji olduğunu bildiğiden, Dokuz Işık Doktirini' nde ve başka bazı yayınlarında kendini "milliyetçi"olarak tanımlamıştır. Buna karşın, "millet"i tanımlarken ırk ve kan birliğini mutlak bir şart olarak görmesiyle ve "ırkların en üstünde Türk ırkı" (3) söylemleriylede ırkçı olduğunu açığa vurmuştur.
MHP milliyetçiliğinin neden ırkçılığa tekabül ettiğini anlatmadan önce, konunun anlaşılması açısından bilinen kimi saptamaları yapmak gerekmektedir. Herşeyden önce faşist ideoloji emperyalizmin bir ürünüdür. Ancak emperyalizm, bu ideolojisini III. Bunalım Dönemi'nde ihraç ederken, girdiği yeni-sömürge ülkenin tarihsel özelliklerinden ve bu özellikleri yansıtan gerici ideolojilerden de yararlanır. Daha doğru bir deyimle, ihraç ettiği ideolojiye bunları yedirir. İşte bu temelde emperyalizm, ülkemizin tarihsel geleneğinde var olan belli başlı üç gerici eğilimden yararlanır ve kitlelerin karşısına bunlarla çıkar. MHP'nin de kendisine rehber yaptığı bu ideolojiler; anti-komünizm, islamcılık, Turancılık, Türkçülüktür.
Anti-komünist ideolojinin kökleri, tarihi "Moskof düşmanlığı"na dayanır. Osmanlı imparatorluğu, büyüme ve özellikle de gerileme döneminde, diğer devletler yanında sürekli olarak Çarlık Rusyası ile savaş içinde olmuş ve geleneksel bir "Moskof düşmanlığı" Osmanlının yıkılışına kadar canlı kalmıştır. Bu geleneksel düşmanlık, Ekim Devrimi sonrasında yerini "Bolşevik Düşmanlığı"na bırakmış, II. Paylaşım Savaşı döneminden sonra da, emperyalizmin ülkemize girişiyle birlikte anti-komünizm olarak diriltilmistir. MHP, kurulduğu andan itibaren işte bu ideolojiyi kullanarak kendini konumlandırmış, bu temelde de devrimci-demokrat kesimlere karşı katliamlara girişmiştir.
Turancı-Türkçü ideoloji de, Balkan ülkelerinde ulusçu anlayışların bağımsızlığa evrilmesi ve Osmanlıdan kopması, içte ise Ermeni ve Rum milliyetçiliğinin gelişmesi sonucunda 1900'lerin başında ortaya çıkmıştır. Balkanlar'dan Çin'e kadar bütün Türk kökenli halkları, "Turan" denilen tek bir ülke içinde birleştirmeyi amaçlamıştır. Bu ideolojinin ilk fikir babası, aslen Kırım Tatarlarından olan Yusuf AKÇURA olmuş, daha sonra onu, aslen Diyarbakırlı bir Kürt olan Ziya GÖKALP izlemiştir. O'nun "Vatan ne Türkiye'dir Türklere, ne Türkistan, Vatan büyük ve müebbet bir ülkedir Turan" dizelerinde dile getirdiği bu anlayışı, daha sonra İttihat ve Terakki de benimsemiştir. Kısa iktidar döneminde ise onu, devlet politikasının önemli bir aracı olarak kullanmıştır.
I. Paylaşım Savaşı'nın henüz başlamadığı bu dönemde, Osmanlı toprakları, emperyalistlerin pazar kavgalarına sahne olmaktaydı. İttihat ve Terakki iktidarı da, Alman emperyalizmi ile daha yoğun işbirliği içindeydi. Almanya, rakipleri olan Çarlık Rusyası, Fransız ve İngiliz emperyalizmine karşı İttihat ve Terakki iktidarını, aydınları harekete geçirmek için iki ayrı politika izledi. Bunlardan birincisi, Pan-Türkizm; diğeri de Pan-İslamizm idi. Pan-İslamizm ile İngiliz ve Fransız emperyalizmine karşı bir üstünlük kurmayı ve İran ve Arap ülkelerinin zengin ham madde kaynaklarını ele geçirmeyi amaçlamaktaydı. Pan-Türkist politikayla ise, emperyalist-feodal bir devlet olan Çarlık Rusyasının denetlediği Kafkasya ve Orta Asya'daki Türk ve Müslüman halkları yanına çekmeyi amaçlamaktaydı. Çünkü böylelikle hem bu bölgenin zenginliklerini ele geçirmiş olacaktı, hem de Hindistan karayolunu denetimine alarak rakiplerine üstünlük kuracaktı. Ancak bütün bu planlar I. Paylaşım Savaşında suya düştü ve Pan-Türkist ideoloji (Pan-Turanist ideoloji) de kendi etkisini önemli oranda yitirdi. Yarattığı sonuç, Anadolu halklarının emperyalist savaşta kırılmasından başka bir şey olmadı.
Emperyalistlerin Anadolu'yu işgali üzerine Kemalistlerin önderliğinde gelişen ulusal mücadele, Pan-Turanist bir içerik taşımıyordu. Çünkü M. Kemal, "Pan-islamizm ya da Pan-Türkizm siyasinin başarı kazandığı ve bunların dünyanın herhangi bir bölgesinde uygulama alanı bulabildiği, tarihte görülmemiştir" diye düşünmekteydi. Dolayısıyla Kurtuluş Savaşı, "Türkiyelilik" temelinde ele alındı ve kazanıldı. Ancak Kemalistlerin milliyetçiliği, Kurtuluş Savaşı döneminde ilerici bir kimlik taşırken, sonraki dönemde izlediği Türkleştirme siyaseti, halkları yok sayma politilakalarıyla da gericileşti. Özellikle, Türk Tarih Tezi, Güneş Dil Teorisi ve "İmtiyazsız, sınıfsız kaynaşmış bir ulus" tanımıyla Pan-Türkist ideolojiye önemli bir destek sundu. Şüphesiz bu milliyetçilik, şoven bir karakter taşıyordu ve Kürtler'in "Dağ Türkü" adlandırılmasıyla da ete kemiğe büründürüldü.
Pan-Turanist ideoloji, II. Paylaşım Savaşı'nda Turancılık olarak yeniden piyasaya sürüldü. Arkasındaki güç ise Alman faşizmiydi ve amacı da, I. paylaşım Savaşı'ndakinden farklı değildi. Bir yandan Sovyetler Birliği'nin Türk ve Müslüman halkları "Turan" düşüncesiyle aldatılacak ve bu bölgeler Alman emperyalizminin denetimine girecek, diğer yandan da Türkiye'de de faşist bir yönetim iktidara getirelecekti. Nazilerin milyonlarca Mark akıtarak örgütlediği bu faşist hareket, başta basın ve ordu olmak üzere pek çok kesimde etkin bir konuma gelmesine rağmen, savaşın Nazilerin yenilgisiyle sonuçlanması üzerine yeniden durgunluk sürecine girdi.
Ancak savaş sonrası dönemde, Ulkemizin ABD emperyalizminin yeni-sömürgesi durumuna gelmesiyle birlikte, Turancı-Türkçü ideoloji de yeniden piyasaya çıkarıldı ve emperyalistlerin örgütlediği MHP'nin kılavuzu haline getirildi. Emperyalizmin onay ve desteğiyle Turancı-Türkçü ideolojinin canlandırılmasının ikili bir yanı vardır. Bir yandan Sovyetler Birliği'ndeki Türk ve Müslüman halkları "esir Türkler" teranesiyle kışkırtmak, diğer yandan da ülkemizdeki sınıf savaşımını boğmaktır.
Geçmişte Sovyetler Biriği halkları üzerinde emperyalist çıkarlar doğrultusunda MHP'nin yürüttüğü "Beşinci Kol" faaliyeti, sosyalizmin uygulamalarının yıkıldığı l990'lı yıllarda, bağımsız devletler olarak ortaya çıkan Türki Cumhuriyetlerinde azalmadı, aksine daha bir boyutlandı. Türkçü-Turancı ideolojinin dıştaki şekillenmesi böyleyken, içteki şekillenmesi de, başta Kürt halkı olmak üzere tüm milliyetlerin ve azınlıkların yok sayılması, üzerlerinde baskı ve terörün geliştirilmesiyle sonuçlandı. Çünkü MHP, "Türk milleti" dışında kendini ifade eden herkese düşmandı ve bunları "bölücü" olarak ele alıyordu. "...Sen bir Türk olarak daha ne kadar tahammül edeceksin bu pis azınlıklara. At içinden Çerkezi gitsin Kafkasına, at içinden Ermeniyi, at öldür Kürdü içinden, yok et tüm Türk düşmanını" (4)
Açıktır ki, bu anlayış, ırkçı-şöven bir ideolojinin ürünüdür. Ancak MHP bu niteliğini gizlemek için onu, milliyetçilik olarak pazarlamaya çalaşır. Oysa milliyetçilik, başka milliyetleri yok saymayı, aşağılamayı, yok etmeyi içermez. Bu anlamda MHP'nin milliyetçiliği, ezilen bir halkın ulusal kurtuluşçuluğundan farklı bir nitelik taşır. Öncelikle bu, devrimci değil, gericidir. Eşitsizlikler taşıyan ezen-ezilen ulus statüsünü korumayı esas alır. Dahası, ezen ulusun kimliğini başka uluslara dayattığı için çözümsüzlük içinde bulunan kitleleri kendi çıkarlarına yabancılaştırır. Marks'ın, "Başka ulusları ezen bir ulusun kendisi de özgür olamaz" sözü, işte bu gerçeğin bir ifadesidir.
Pan-İslamcılık ideolojisi ise, Osmanlı imparatorluğunun "hasta adam" ilan edildiği 19. yüzyıl sonlarında ortaya çıktı. Müslüman olmayan halkların ulusal hareketlerinin başarıya ulaşması sonucunda, başta Abdülhamit olmak üzere Osmanlı egemenleri, kurtuluşu tüm Müslümanların birleşmesinde gören bir anlayışı, yani Pan-islamizmi geliştirdi. Ancak bu ideoloji, Osmanlı İmparatorluğunun I. Paylaşım Savaşı sonunda dağılmasını engelleyecek bir etkinliğe ulaşamadı. Kemalist dönemde izlenen politikalar sonucunda geri plana itilen bu idoloji, emperyalizmin ülkemize girişiyle birlikte, islamcılık olarak yeniden ön palana çıkarıldı.
Bilindiği gibi emperyalizm her gittiği yere gericilik götürür. Kendi dinleri Hıristiyanlık olmasına rağmen, girdiği kimi ülkelerde Budizmi, kimilerinde Museviliği geliştirir. Halkının büyük bir bölümü müslüman olan bizim gibi ülkelerde ise müslümanlığı kendi çıkalarını pekiştirmek için kullanır. Çünkü bilirki, dinler, halkı tevekkül içine sokarlar ve sömürüye karşı gelişebilecek tepkileri yumuşatan bir işlev görürler.
1950'lere kadar toplumu denetim altında tutmak için etkin bir araç olarak görülmeyen islamcılık, bu tarihten itibaren hızla geliştirilmeye çalışıldı. Kuran kursları, İmam Hatip okulları, Yüksek İslam Enstitüleri, İlahiyat Fakülteleri gibi bir dizi dini eğitim veren kurum adeta bir örümcek ağı gibi ülkeyi kuşattı. Bu gelişmeye rağmen, sivil faşist hareket, ilk ortaya çıktığı l940'lı yıllardan 1960'ların sonuna kadar islamcılıktan uzak durdu. Öyle ki, Dokuz Işık'ın ahlak bölümünde İslamdan hiç söz edilmez ve "Türk geleneklerine, Türk ulusunun ruh ve inançlarına" atıfta bulunurken, l969'dan sonra MHP'nin parti programı ve yayınlarında İslam öne çıkarılmaya başlandı. l972'ye gelindiğinde ise "İslam ülkeleri" Dokuz Işık'a eklendi ve islamın dünya uygarlığına yaptığı katkılar vurgulandı. Türkeş şöyle diyordu; "Milletler dinsiz yaşayamazlar. Her ulusun bir dini vardır... Dokuz Işık'ın temelleri ve kaynakları şunlardır: Türklük bilinci, İslam inancı, İslami ahlak ve Fazilet" (5)
MHP'yi İslama yönelten güç, bu dönemde geliştirdiği "Yeşil Kuşak Projesi"ne uygun bir düzenleme içinde olan ABD emperyalizmi oldu. "Barış gönüllüleri" adı altında ülkemize gönderdiği ajanları aracılığıyla topladığı bilgilerden, anti-komünizm yanında şehir ve kasabalarda Türkçülük silahını, dinsel bağların güçlü olduğu kırsal alanda ise İslamcılık silahını kullanmasının daha etkili olacağını saptamıştı.
MHP, işte bu saptamalar ışığında, kitleselleşmek için Türkçülük ve anti-komünizm ideolojisinin yanında İslamcılığı da benimsedi. Fakat 1969 yılında yürütülen seçim kampanyasında "Türklük Kanımız İslam Canımız" türü sloganların kullanılması ve Türkçü sembol "Bozkurt" yerine İslamcı sembol olan "Üç Hilal"in Parti amblemi olarak tercih edilmesi, faşist hareketi de böldü. Nihal ADSIZ ve taraftarlarının yanı sıra "Şamanistler" olarak bilinen kesim partiden ayrıldı.
MHP, "Tanrı dağı kadar Türk, Hira dağı kadar Müslüman" olduğunu söylemeye başlamasıyla birlikte, kendini hızla yeni duruma adapte etti. Dinci çevreler içinde etkili bir kişiliğe sahip olan Necip Fazıl KISAKÜREK'in MSP'den ayrılıp, MHP'yi desteklemesi sağlandı. Türkeş, Hacca gitti ve burada Faysalla görüşerek başta Süleymancılar ve Nurcular olmak üzere Tarikatların desteğini sağlamaya çalıştı. 1970-80 arasında geçirdiği evrime uygun olarak ideolojisini "Türk-İslam Sentezi" olarak ilan etti. 12 Eyül'le birlikte MHP kapatılsa da, ileri sürdüğü bu ideoloji, bizzat faşist Cunta tarafından topluma zorla empoze edildi.
MHP'nin kitle tabanı yaratmak için islamcılığı kullanması ve bunu yaparken de Sünniliği esas alması, Alevi düşmanlığını körükleyen bir etki yaptı. "Her türlü imkanlarımızla Allah yolunda... Düşmanlarımızla mücadelede cihad eylemleri kesin farzdır." (6) Fetvalarıyla katliamlar devreye sokuldu. Maraş'da, Sıvas'da, Çorum'da gerçekleştirilen bu katliamlar sonucunda binlerce alevi kıyımdan geçirildi.
Emperyalizmin "Böl ve Yönet" siyaseti gereği gündeme getirdiği "Türk-Kürt" çatışması gibi, "Alevi-Sünni" çatışması da bizzat MHP eliyle yürütüldü. Din, vicdan, ahlak, kuran, Allah söylemlerine rağmen MHP, hemen her konuda olduğu gibi islamcılık konusunda da samimiyetsizdi.
Sonuç olarak MHP, sınıfsal niteliği gereği emperyalizm ve işbirlikçilerinin çıkarlarını koruyan, tıpkı Nazi Hücum Birlikleri (SA) gibi yarı askeri tarzda örgütlenmiş güçlere sahip faşist bir partidir. "Milli" bir ideolojisi yoktur. Terör uygulamak, yalan ve demogojiye başvurmak onun temel karakteridir. Emperyalistlerin istihbarat örgütleri ve devletle işbirliği içinde ülkemizde kontrgerilla faaliyetlerini yürütür. Bu amaçla onlarca kitlesel katliam gerçekleştirmiş, binlerce ilerici-devrimcinin kanını akıtmıştır.
Takiyye yaparak ırkçı olmadığını söyler ama Ergenekon safsatasından, Turan ve Kızıl Elma hayallerinden, "Asil Kan" teorilerinden de asla vazgeçmemiştir. Kendisinden olmayan herkese düşman gözüyle bakmıştır. 30 yıllık tarihi bütün bu söylenenleri fazlasıyla ispatlar. Kimi burjuva aydınlarının "değiştiler" söylemlerine karşı MHP Genel Başkanı Devlet BAHÇELİ'nin "Biz 30 yıldır hiç değişmedik. Onların bize bakışı değişti" sözleri, geçmişi olduğu kadar geleceği de anlamak açısından önemlidir. Ama sadece anlamak değil, ona karşı mücadele etmek zorunluluğu açısından da önemlidir.

ÇÜRÜME VE MHP

Faşistler Kendilerini Anlatıyor
MHP adını duyar duymaz, katliamları, provokasyonları ve halka sıkılan kurşunları hatırlarız. Çünkü MHP bunlarla özdeşleşmiştir. Bu, MHP'nin kanlı yüzüdür ve gerçektir. Ancak MHP'nin bunu tamamlayan bir yüzü daha var ki, o da çürümenin temsilcisi ve örgütleyeni olmasıdır. Çünkü MHP, kiralık katillerin oluşturduğu bir düzen partisidir. Hal böyle olunca ait olduğu düzenin geleceği için çalışmaktadır. Bu yanıyla "ülkücü", "vatan ve millet" için her türlü fedakarlığa katlanan bir "ideal" partisi olarak tanıtılmaya çalışılan MHP'nin tek "ideali" ve "ülküsü", bu düzenin sürmesidir. Bu düzenin yolsuzluğu yolları, ahlaksızlığı ahlaklarıdır. Hemen hergün deşifre olan mafyaların, çek senet tahsilatçılarının, uyuşturucu kaçakçılığı yapanların arasında mutlaka bir MHP'li faşistin çıkmasının nedeni budur.

Geçmişte kanlı yüzü açığa çıkınca geri çekilip sonra yeniden parlatılarak hükümete taşınan MHP'nin, bugün de, büyük oranda açığa çıkan kirli yüzü örtülmeye çalışılmaktadır. Özellikle Susurluk'tan sonra deşifre olan ve kamuoyunda adı "mafyacı", "çek-senet tahsilatçısı" vb. olarak çıkanlardan sonra; "bunlar ülkücü değil", "bizden değil" denilerek başlatılan "temizlenme" sürecinde yapılan itiraflar ve açıklamalar ise çürümenin boyutunu daha çıplak göstermektedir.

İşte bunlara cevap arayan Ömer Lütfi METE isimli faşist, MHP'nin yayın organı Kurultay Gazetesi'ndeki köşe yazısında şöyle diyor:
"... MHP, altını çizerek söylüyorum, çok ciddi bir 'yozlaşma' tehlikesi ile yüzyüzedir."
"Evet, MHP yozlaşabilir...
"Çünkü teşkilatlar hızla 'ANAP'lılaşma, 'DYP'lileşme belirtileri veriyorlar.
"Bu ne demektir.
"Bu, siyaseti, kişisel konum ve çıkar elde etme aracı sayanların parti örgütlerine hakim olmaları sürecinin başlaması demektir."

Yazar bu tesbiti için ikna edici "kanıt" arayanlara ise şöyle sesleniyor: "Her ülkücü (...) bulunduğu mecliste şöyle bir yoklama yapsın" ve "Baksın bakalım, orada ülkücülerin birbirleri hakkında ortaya atabildikleri iddiaların yarısını, ülkücü olmayanlar atabiliyor mu?
"Bazen öyle gözlemlerde bulunuyorum ki, ülkücünün ülkücüye reva görebildiği sıfatları düşmanları bile aklına getirmez.
"Hangi 'ülkücü meclis'e girseniz, ortada başka ülkücülerin hakkında bir sürü dedikodu, itham, yakıştırma...'Şuyuu vukuundan beter' denecek bir sürü karalama.'
"(...)
"Gerek bürokraside ve gerekse parti içi yarışmada pek çok ülkücünün rakibine nasıl "belden aşağı" vurduğunu görmemek için kafanızı kuma gömmeniz bile yetmez.
"(...)
"Söylenenlerin milyonda biri doğruysa 'ülkücü'lük ölmüşte haberimiz yok." (13 Mart 2000, Kurultay)

Mete, yazısının başlığında; "MHP DE YOZLAŞIR MI?" diye soruyor. Ancak bu soru gereksizdir. Çünkü, MHP yozlaşmanın adı ve temsilcisidir. Düzenin bütün pisliklerini bağrında taşıyan bir partidir. Uyuşturucu ticaretinden ahlaksızlığa, tecavüzden işkenceye, soygundan rüşvete, sapıklıktan yolsuzluğa, katliamdan provakasyona düzenin bütün pislikleri MHP'de de mevcuttur. Bu MHP'nin gerçek kimliğidir. Bugüne kadar demagojik olarak "milliyetçilik", "ülkücülük", "vatanseverlik", "dürüstlük", "ahlak" vb. halkın değer verdiği kavramları kullanması, bu gerçekliğin kitlelerden gizlenmesi içindir. Ancak bugüne kadar bir ölçüde gizlenebilen yozlaşma ve ahlaksızlık artık gizlenemeyecek boyuttadır. Susurluk kazası sonrasında ortaya çıkan ilişkilerle MHP ve faşist hareketin gerçekliği iyice gün ışığına çıkmıştır. MHP'nin iktidar koltuğuna oturmasıyla birlikte ise, bugüne kadar yalan ve demagojilerle tutulmaya çalışılan tabandaki kitle de bu gerçeği daha yakından görmüştür. Bugün devletin ve faşistlerin yaşadığı telaşın nedeni budur. Yazar da bunun çaresini aramaktadır. Ancak bu beyhude bir çabadır.

MHP emperyalizm ve oligarşi tarafından beslenip büyütülen bir kontrgerilla örgütüdür. Ve kurulduğu günden bu yana halk düşmanlığının, yozlaşmanın, ahlaksızlığın temsilciliğini yapmaktadır.

12 Eylül'de faşistler tarafından "Fikri iktidarda kendisi içerde" bir parti olarak tanımlanan MHP, bugün hükümet ortağı olarak ideolojisi, uygulamaları ve kurumları ile iktidardadır. Her türlü sömürü, soygun ve talanın "devlet ve ülke yararı" adına yapıldığı, her şeyin ölçüsünün para olduğu bu düzeni her konuda layıkıyla temsil etmekte ve savunmaktadır. Çünkü bu düzenin sahibi tekeller, bekçisi ise onlardır. Bu bekçilik görevlerini layıkıyla yerine getirmek için yapmayacakları şey yoktur. Onlar, "Bana para gerek para. Parasız da hiçbir şey yapılmıyor ki" diyen Hitler'in, "para ile satın alınmayacak adam olmadığına" inanan Türkeş'in soyundandırlar. Bunların tek "ülküsü" PARADIR. Bu, kurulduğu günden bu yana faşist hareket ve MHP'nin niteliğine damgasını vuran en önemli olgudur.

MHP "Milliyetçi" Değil Emperyalizmin Çocuğudur
"Milliyetçilik" demagojisini elden bırakmayan faşist hareket milliyetçi değil, tam tersine dünyadaki açlığın, yoksuluğun, katliamların, yolsuzluk, ahlaksızlık ve çürümenin sorumlusu emperyalizmin ülkemizdeki maşasıdır. 2. Dünya Savaşı'nın sürdüğü yıllarda (1943) Hitler faşizmi tarafından binlerce mark verilerek örgütlenen faşist hareketin, Hitler faşizminin yenilgisindan sonra yeni efendisi ABD olmuştur. Önde gelen kadroları bizzat ABD tarafından eğitilmiştir. Bunların başında da 1945-1955 yılları arasında 9 yıl ABD'nin çeşitli kontrgerilla merkezlerinde eğitilen ve bütün faşistler tarafından "Başbuğ" olarak kabul edilen Türkeş gelmektedir. İlki 1954 yılında Zonguldak'ta kurulup 1965 yılına kadar ülkenin dört bir yanına onlarca şubesi açılan "Komünizmle Mücadele Dernekleri"nin finansmanı da ABD tarafından karşılanmış ve bunun için 150 milyon doların üzerinde para aktarılmıştır. Babaları; Hitler, Mussolini, Clintonlar, yolsuzluklarla ve uyuşturucu kaçakçılığı ile ünlenen Cunta generalleri Şahinkaya'lar, devlet eliyle Avrupa'da uyuşturucu şebekesi örgütleyen Şükrü Balcılar, hocaları ise; ABD'nin "zenci" mahallelerinde halkı uyuşturmak için fuhuş ve uyuşturucu ticaretini ögütleyen CIA'dır.

MHP Susurluktur
Oligarşinin 12 Eylül öncesi katliamlarda maşa olarak kullandığı faşistler, geçici süre kızağa alınınca, boşluk sürecinde son sürat babalarından gördüklerini ve hocalarından öğrendiklerini uygulamaya geçmişlerdir. Eli kanlı katillerden oluşan "dava" arkadaşlarıyla birlikte çok karlı bir sektör olan uyuşturucu kaçakçılığına, çek-senet tahsilatçılığına, fuhuş sektörüne, bar, pavyon ve kumarhane işletmeciliğine el atarak "Ülkücü Mafya" haline gelmişlerdir. Pis işlerden elde edilen paralar kısa sürede bütün "ülkü"lerini unutturmuş, savundukları "Dava adamlığı", "vatan aşkı"nın yerini, mafyacılık ve çek-senet tahsilatçılığı almıştır. Zira bu ikisi arasında çelişen bir durumda yoktur. Sözkonusu "dava adamlığının" doğal devamı mafyacılık olmuştur. Çünkü öz aynı özdür. Bu halk düşmanlığıdır.
İşte Alaaddin Çakıcılar, Ümit Ölmezler, Drej Aliler, Teyfik Ağansoy'lar, Çatlılar, Oral Çelikler bu sürecin ürünüdürler. Mafya işlerinden elde ettikleri paralarla faaliyetlerini finanse etmiş ve polis-asker cenazelerinden futbol maçlarına, uyuşturucudan kumara, hemen her alanda boy göstermeye başlamışlardır. O günden bugüne burjuva medya tarafından büyük puntolarla "yakalandı" diye kamuoyuna duyurulan çetelerin hemen hepsinin içinde mutlaka, "ülkücü"lükleriyle yerlerini almışlardır. Sadece bu kadarla da sınırlı olmadığı; adam kaçırmaktan haraç almaya, uyuşturucu tüccarlığından kadın ticaretine kadar birçok mafya-kontrgerilla faaliyetinin bizzat içinde oldukları ve örgütledikleri büyük oranda Susurluk'la birlikte ortaya çıktı. Bunu gizlemek için telaşla, "Mafyacıdan ülkücü olmaz", "Onlar bizden değil", "ülkücüler bu işlere karışmaz" demeye başladılar. Ama gerçekler ve yaptıkları tersini gösteriyordu.
"Milliyetçilik" adına kanından kokain çıkan uyuşturucu müptelası, CIA ajanı, ahlaksız Çatlı'lara sahip çıkanlar;
Uyuşturucu satıcılığı ve katillik sıfatının yanına bir de tecavüzcü sıfatını ekleyerek tam bir "vatan kurtaran kahraman" tipinin temsilcisi olan Oral Çelik'leri omuzlarda taşıyanlar;
16-17 yaşında kızlarımızı fuhuşa sürükleyen ve yine bir "ülkücü" tarafından kurşunlanan Nihat Akgün gibi ahlaksızların parasıyla Kurultay'lar düzenleyenler;
Kumarhaneci Ömer Lütfü Topal'la kumarhaneler zinciri kuranlar, kara para aklayanlar;
Kafkaslar'da darbeler yapan ve katliamlar düzenleyenler yine aynı "ülkücü"lerdi.
Susurluk Devleti'nin tüm icraatlarının altında imzaları vardır. Uyuşturucudan kadın ticaretine, yolsuzluktan hayali ihracata, mafyacılıktan çek senet tahsilatçılığına, provokasyondan toplu katliamlara, kumarhaneler zincirinden darbeler tezgahlamaya, kayıplardan işkencelere, CIA ajanlığından kara para aklamaya kadar her türlü pis işin örgütleyeni emperyalizm ve Susurluk Devleti, uygulayanı ise "milliyetçi", "ülkücü", "vatansever" faşistlerdir.

Yapanlar da Yaptıranlar da Aynı Soydandır
Bu devletin ve faşistlerin gerçek yüzüdür. Çünkü aynı işleri yapmakta, aynı ideolojiden beslenmekte ve bu düzenin devamı için katletmekte ve kaybetmektedirler. Devlet faşisttir. Ordu, polis, MİT vb. militarist kurumları başta olmak üzere bütün kurumları faşistleştirilmiştir. Kadrolarının seçimi bizzat MHP ve yan kuruluşları tarafından yapılmaktadır. Sarkık bıyıkları, yakalarında MHP rozetleriyle katleden, kaybeden işkence yapan Özel Tim'ler, provokasyon, katliam ve işkencelerle özdeşleşen MİT ve mensupları; tecavüzlerle, köy yakmalarla, katliamlar ve uyuşturucu ile birlikte anılan JİTEM'ciler; Özbekistan ve Azerbeycan'da tezgahlanan darbelerin mimarlarından, eski Nazi subaylarıyla, Alman gizli servisi (BND) ve faşist hareketlerle ilişkileri yürüten MİT'çi ve MHP'nin yurtdışı örgütlenmesinin sorumluluğunu yapan Enver Altaylı gibi faşistler; "Bin operasyonun" mimarlarından kontrgerilla şefi Mehmet Ağar, Ünal Erkan, İbrahim Şahin, Ayhan Çarkın ve "devletin verdiği yetkiyi" kullanarak halka karşı suç işlemeye devam edenler;
Bir servet vaadedilerek yurtdışına devrimcilerin peşine salınan ve "devlet adına" kurşun sıktırılan uyuşturu ticareti yaptırılan mafyacılardan Sarı Avni, Abuzer Uğurlu, Nurettin Güven, Tevfik Ağansoy, Alaaddin Çakıcı, Hüseyin Baybaşin'lerler, MİT'çi Tarık Ümit'ler, Abdullah Çatlı'lar, mafyacı Drej Ali'ler, Nuri Ergin'ler ve Oral Çelik'ler...
Sedat Peker, Hadi Özcan gibi mafyacılarla kolkola uyuşturucu ticareti yapan ve kadın pazarlayan general olarak ünlenen Veli Küçükler, uyuşturucuyu helikopterle taşıyan, gemi ile sevkiyat yaptıran generaller;
Mafyacıları ve katilleri her renkten diplomatik pasaportlarla donatarak VİP salonlarını emirlerine amade kılanlar ve "Bana milliyetçiler adam öldürüyor dedirtemezsiniz" diyenler;
Her türlü mali desteği veren Güven Sazak, Sabancı gibi tekeller ve "Kumarhaneciler Kralı" Ömer Lütfü Topal'lar...
Katillerin, mafyacıların Avukatlığını yapan Can Özbay, Can Doğancan, Ömer Yeşilyurt ve Necdet Küçük Taşkıner'ler...

Bunların hepsi kendisini "milliyetçi", "ülkücü", "vatansever" olarak tanıtmakta ve istisnasız hepsinin ön adında "ülkücü" yazmaktadır.

Yaptıranların da, maşa olarak kullanılan faşistlerin de ideolojisi aynıdır... Hepsi "milliyetçi" ve "ülkücü"dür. Gazi'de kurşunlar bu sıfatla sıkılmış, yüzlerce insanı kaybedip-katledenler, binlerce köyü yakıp-yıkanlar, işkencehanelerde yüzbinlerce insanı işkenceden geçirenler, yüzlerce-binlerce insanı silahsız ve savunmasızken evde, sokak ortasında, dağ başında üzerine yüzlerce kurşun sıkanlar, katliam kararları verenler bu kimlikle anılmıştır. Onlar da bu kimliği benimsemiş ve bu kimlik altında yaptıklarıyla övünmüşlerdir.
Faşistler bugün, bakan ve milletvekili olanlardan, "deşifre olmamış kahraman" olarak katletmeye, kaybetmeye devam edenlere, kısa süre için hapishanede misafir edilenlerden işadamlığı yapanlara, mafyacılık, haraç toplama, tetikçilik yapanlardan uyuşturcu kaçakçılığı yapanlara kadar geniş bir yelpazede faaliyet göstermektedirler. Dünden bugüne yaptıklarından basına yansıyanlar, yapılan itiraflar ve açıklamalardan belli başlı bazı örnekler bile faşistlerin düzenin bütün pisliklerinin içinde ve bunların örgütleyicisi olduklarını bütün çıplaklığıyla göstermektedir. İşte bunlardan bazıları:

Yolsuzluk Yollarıdır
MHP'nin "yolsuzluklara karşı kampanya"ları yalandır. Yolsuzluklara ne dün ne de bugün karşı olmamışlardır. İşte birkaç örnek;

BOTAŞ Petrol çamuru ihalesinde yaşananlar hakkında ihaleye girenlerden Güney Makina Şirketi sahibi Şemsettin Bilkay, Susurluk Raporu'nda yeralan ifadesinde şunları söylüyor;

"İhaleden önce Baysa Şirketi'nin sahibi Ahmet Baydar ve adamları Köroğlu'ndaki büromu bastı. Ben de kendimi korumak için adam tuttum. İhale günü yaklaşık 10 kişilik bir grupla Botaş Genel Müdürlüğü'ne gittiğimde adamlarım, karşı gruptan çekindiği için güvenliğimi almaktan imtina etti. İhale salonuna girdiğimde karşımda Ahmet Baydar, Kürşat Timuroğlu ve Haluk Kırcı'yı gördüm. İhale Komisyonu üyeleri gelmeden önce tehditlerini sürdürdüler. Bu kişiler ihale sırasında da salonda kaldı."

İktidar olduklarında başta "enflasyonla mücadele" olmak üzere, "Yolsuzluk ve yoksullukla mücadele" edeceklerini içeren programı açıklayan Bahçeli; "Burada kim incinir, kim incinmez buna bakmayız. Kimseye de taviz vermeyiz. Önemli olan milletin yüzünün gülmesidir. Biz buna bakarız. MHP söz verirse yapar. Ucunda ölüm bile olsa." (18 Mart 1999, Zaman) diyordu.
Devlet Bahçeli iktidar koltuğuna oturduktan sonra ise, "MHP'li mütaahhitler devlet ihalelerine girmeyecekler" diye açıklama yapmıştır. Peki doğru mudur? Peki öyle mi olmuştur? İşte cevabı;

17 Mart 2000 tarihli Hürriyet Gazetesi'nde Samsun Devlet Hastanesi'ndeki yaşanan yolsuzlukla ilgili olarak yer verilen bir okur mektubunda şöyle deniliyor: "Hastanede toplam 1.5 trilyonluk inşaat ve tadilat ile çevre düzenlemesi, ihale yapılmadan değerinin çok üstünde fiyatlarla MHP Samsun Milletvekili Vedat Çınarlıoğlu'nun yakını iki firmaya verilmektedir. Bu firmaların biri Ülküm İnşaat, diğeri ise Essa şirketidir."

Mektubun devamında ise bu yolsuzluklarla ilgili soruşturma açıldığı, ancak Sağlık Bakanlığı tarafından müfettişlerin aniden geri çağrıldığı belirtiliyor. Sağlık Bakanı Osman Durmuş ise ne tesadüftür ki(!) MHP'lidir.
17 Ağustos depremi sonrasında mütaahhit firmaların büyük bir açgözlülükle kapmaya hazırlandıkları enkaz kaldırma çalışmalarında, İstanbul'da Bedri Yaşar, Yalova'da ise Erdoğan Çakır adli mütaahhitler ihalede yolsuzluk yaparak 1.5 trilyonluk ihaleyi almışlardır. Her iki mütaahhit de MHP'li olarak tanınmaktadır.
Aslında MHP'lilerin düşünce yapısını en iyi MHP'nin yayın organlarından Kurultay Gazetesi'nin köşe yazarlarından Aslan Bulut şöyle ifade etmiştir:

"Ülkücüler sadece büyük sıkıntılarda akla geliyor... Komünizmle mücadele edilecek, ülkücüler cepheye... Terör konusunda kamuoyu oluşturulacak, ülkücüler cepheye... Çatışmanın sürdüğü bölgelere asker, uzman çavuş sevkedilecek, seçilmiş ülkücüler göreve... Özel timler kurulacak, ülkücüler çatışmaya... Kimse aksini iddia etmesin, ben şahsen şahidim. Kıbrıs konusunda kamuoyu oluşturulacak, ülkücüler sınıra...
"Fakat nerede bir yağlı ekmek varsa, ülkücüler dışlanıyor...
"Bu kadarı da fazla ama...
"Ülkücülere adaletli davranılsın yeter." (27 Eylül 1999 Kurultay)

Yani denmek isteniyor ki, bizi tüm kirli işlerinizde kullandınız ama artık birazda vurgun yapmak istiyoruz, hap bana rabbena olmaz. Her şeyin bir bedeli var madem ki bizi tüm pis işlerinizde kullandınız o zaman bunun karşılığınıda isteriz....
MHP'lilerin resmi gazetelerinden söylemek istedikleri budur. İşte böyle bir mantığa sahip olanların yolsuzluklara karşı mücadele edeceğini söylemek, kargaların bile güleceği kadar komik bir şey olur. Bahçeli de; "Biz Türkiye'nin top yekün kalkınmasından yanayız" derken zaten kastettiği budur. Onlara göre ülkemizin çıkarı ceplerinin dolmasından geçmektedir. Onlar da pastadan pay istemekte ve şimdi de onu almaktadır...
"Yolsuzluk ve rüşvetin bu kadar yaygınlaştığı, kayıt dışı ekonominin GSMH'nın yüzde 40'larına ulaştığı, siyasetin kirlendiği bir Türkiye'de kokuşmuşluğun ve çürümüşlüğün üzerine bir örtü oturtarak bu örtüye de "ülkücü mafya" diye yazmışlar... Nihayet yavaş yavaş örtü bu çürümüşlüğün, kokuşmuşluğun üzerinden kaydı gerçek su yüzüne çıktı. Şimdi söyleyebilir miyiz? Son gelişmelerde hiçbir ülkücü bir Bakanı, ülkücü bir milletvekilini, ülkücü bir işadamını gördünüz mü? Var mı? (28 Mart 1999, Cumhuriyet. Devlet Bahçeli ile röportaj) diye de soruyor.

Biz soralım; "Ülkücü-milliyetçi" olmayan çek-senet tahsilatçısı, mafyacı, işkenceci, "vatan için" kurşun sıkan katil, uyuşturucu kaçakçısı... var mı? Yoktur. Bulamazsınız...

Bir Verilen Sözlere, Bir de Yapılanlara Bakın...

"Seçim meydanlarında yalan vaatlerle insanlarımızın iradesini çalarak iktidar olma yolunu kullanmak, siyasi ahlaksızlıktır. Vaatlerimiz yapabileceklerimizdir." (2 Nisan 1999, Hürriyet Gazetesi) diyordu Devlet Bahçeli.

Halk enkaz altında iken, bunlar, "Sosyal Güvenlik Reformu" demagojileriyle halkı mezarda emekliliğe, enflasyonla mücadele diye açlığa ve yoksulluğa, Tahkim Yasasıyla köleliğe mahkum ettiler. Onlar milletin yüzünün gülmesi için değil tekellerin, emperyalistlerin yüzünün gülmesi için çalıştılar, hala da çalışıyorlar. Evet, emperyalizme verdikleri sözü yapmaktadırlar. Tahkim, Sosyal Güvenlik Reformu, özelleştirmeler, peş peşe gelen zamlar, silah alımları, nükleer santral vb. "milletin" değil, emperyalizmin çıkarı için yaptıklarının belli başlılarıdır.

"Türkiye yıllardır AB'ne girmeye çalışıyor. Ancak milli eğemenliğin devri konusunda milliyetçilerin endişesi var..." (21 Nisan 1999, Milliyet),

"Kıbrıs... bizler için de haysiyet ve namus meselesidir...." (7 Temmuz 1999, Zaman)

Bu sözler de, MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli'ye aittir. "Namus", "haysiyet" zaten yoktu, efendileri isteyince endişeleri de bir anda yok oldu. Başta Kıbrıs olmak üzere ABD'nin her dediğini yaptılar, Tahkim'le vatanın satışının altına imza attılar ve tüm bunları "vatanseverlik", "ülke çıkarı" adına savunmaktan geri kalmadılar.

MHP İkiyüzlüdür, Yalancıdır
Yolsuzluk yolları, rüşvet, torpil karakterleridir...
MHP'liler kendi tabanlarına seslenirken "Ülkücü kadrolar devlette mutlaka söz sahibi olacak" derken, kamuoyuna yönelik açıklamalarında ise, devlet kademelerinde partizanca uygulamalara ve adam kayırmacılığına müsamaha göstermeyeceklerini, "kadrolaşmaya" karşı olduklarını söylemektedirler. İktidar ortağı olduklarında sergiledikleri pratik ile bu yalancılıkları, ikiyüzlülükleri daha net açığa çıkmıştır. Bakanlıklardan belediyelere kadar yapılan atama ve faşist kadrolaşma ile ilgili onlarca örnek hemen her gün basında yer almaktadır.

15 Mart 2000 tarihli Sabah Gazetesi'nde, "İşte Silahın Gücü" başlığı ile verilen haberde, MHP'li Tunca Toskay'ı Meclis'te silahla kovalayan MHP Samsun Milletvekili Cemal Enginyurt, haberin basına yansımasından sonra, "sağolsunlar, kırmıyorlar" diyor ve nasıl "dürüst" olduklarını anlatıyor: "Bakana (Tunca Toskay'a -bn) DİE'ye işe alsın diye 16 kişinin ismini bildirmiştim. Bir süre sonra bizim Ordu İl Başkanını aramış, 'Ya, bu 16 kişi fazla, 10'unu işe alsak olmaz mı?' demiş. İl başkanı da beni arayıp sordu. Ben de madem 10 kişi alabiliyor, alsın dedim..." diyor.

Ahlaksızlık Ahlaklarıdır

İki tarih bir kişilik...
Tarih 24 Kasım 1999, MHP hükümette...

Sabah gazetesinde bir açıklama: "Trabzon'a turist gelmiyor, Nataşa da. Feribot seferleri iptal oldu. Herkes Nataşa edebiyatını bıraksın. Bu insanların 1 milyon dolar gelir sağladığını unutmayalım"

Bu sözler yeri geldiğinde "Türk milliyetçisi" olmakla övünen ve vatan millet, ahlak, onur namus, şeref vb. üzerine mangalda kül bırakmayan bir faşiste, MHP Trabzon Milletvekili Orhan Bıçakçıoğlu'na ait. "Bir insanın fikri neyse, zikri de odur" denir. Peki bu sözlerin sahibi Orhan Bıçakçıoğlu'nun ki nasıl acaba? İşte bir örnek ve sorunun cevapları:
Piremerd
Üstteğmen
Üstteğmen
Mesajlar:413
Kayıt:07 Kas 2006 13:36

Re: Mhp'nin Kanli Tarihi

Mesaj gönderen Piremerd » 30 Eyl 2007 12:13

Tarih 2 Aralık 1999. Sabah gazetesinde bir haber: "MHP Trabzon Milletvekili Orhan Bıçakçıoğlu'nun, mankenle 'İstanbul kaçamağı' VİP salonunu kullanmasıyla açığa çıktı" diye başlıyor ve; "MHP milletvekili Bıçakçıoğlu'nun Evren Aygün'ü, 'maiyetindeki bir erkek olarak' gösterdiği ve bu sayede VİP salonundan uçağa bindirdiği ortaya çıktı" diye devam ediyor.

MHP Lideri Devlet Bahçeli "Türk aile yapısı korunacak" açıklaması yapıp, halkın duyguların sömürürken, milletvekilleri "bir milyon dolar" getiriyor diye "Turizm" adı altında fuhuş sektörünün geliştirilmesiyle uğraşmaktadır. Bunlar, halkın daha fazla yozlaşması demek olan fuhuşun önünün açılmasını isteyenlerdir. Kadınlarımızı, kızlarımızı pazarlayan tüccarlardır. Devletin ve faşistlerin fuhuşa ve her türden ahlaksızlığa karşı kampanyalar düzenlemeleri göstermeliktir. Bu düzende onur, namus, erdem, ahlak-alınır satılır hale getirilmiştir. MHP'liler de bunun için ellerinden gelen hiçbir "fedakarlığı" esirgememiş, canla-başla çalışmışlardır.

Aslında MHP'lilerin ahlaki düşkünlükleri bilinmeyen bir şey değildir. 18 Nisan seçimlerinden hemen önce Devlet Bahçeli hakkında Tuğrul Türkeş ekibinin elden dağıttığı bildiride, MHP yönetici ve Milletvekili adaylarının "seks düşkünlüğü"ne ilişkin olarak: "Kokteyle katılan her erkek tanıştığı her kadını telefondan arayıp sonra da o kadınla alem yapıyor. Bu seks oyununun adı 'Bir koy yüz al'. Masonlardan farkı İl Başkanlarının çete üyesi ve çok namuslu olmalarıdır. Kendi kadınlarını götürmüyorlar, sokakta tanıştıkları ile ilişkiye giriyorlar." diyerek bunu kendi ağızlarından itiraf etmişlerdir.

Bunlar Çatlılarla, Kırcılarla, Oral Çeliklerla aynı soydandır. Aynı ideolojiden beslenmekte, onlar gibi düşünmekte ve yaşamaktadırlar. "Uyuşturucuya karşı kampanya" başlatan mafyacı Sedat Peker gibilerinin Veli Küçük'lerle kolkola kadın pazarladıkları, uyuşturucu ticareti yaptıkları gibi her türden pis işin altından bunların çıkması tesadüf değildir. Üstelik bunlar tekil örnekler de değildir. Her türlü pis işte aslan payı onlara aittir. Onur, namus, ahlak, onlara uzak kavramlardır. Değerleri para ile ölçülüp biçilir. Onların herşeyi satılıktır, herşeye de satılık gözüyle bakarlar. Ölçüsü ise Amerikan dolarlarıdır. Bir milyon dolar için kadın ticaretini meşru göstermeye kalkanların, bu miktar arttıkça söylemeyecekleri ve yapmayacakları şey yoktur. Tahkim Yasası'na onay vererek, Kıbrıs'ta ABD çözümünü kabul ederek, bunu fazlasıyla göstermişlerdir.

Hırsızdırlar...

Hitler Yahudilerin canları da dahil herşeylerini almıştı... "Başbuğ"ları ise toplanan yardım paralarını... Toplanan paraları çalan sadece Türkeş de değildir. Fırsatını bulan yapmıştır. İşte bir örnek:

12 Eylül askeri faşist cuntası sonrasında, MHP'li faşistler hakkında açılan davaların birinde, Mustafa Verkaya ile ilgili bir olay hakkında, Halide Çetin adlı bir faşistin Savcılık'ta ifadesi alınır. Halide Çetin ifadesinde şunları söyler;
"(...) Ülkü Ocakları Başkanı Mustafa Verkaya ve kadınlar kolu başkanı Ferahnaz'ın usulsüz kredi aldıklarını araştırmışlar... Mustafa Verkaya teşkilatın parasından kendisine bir ev almış, bir de araba almış..."

Hırsızlık, gasp, haraç toplamak, silah kaçakçılığı, dolandırıcılık ve tabii ki mafyacılık, en sevdikleri mesleklerdir. İşte bu konuda basına da yansıyan örneklerden;

"İzmir'de, 'Pizza Kralı' olarak anılan Abbas Türker'den tehdit yoluyla bir milyar 100 milyon lira haraç isteyen Çamdibi Ülkü Ocakları Başkanı Necat Sümbül ve dört adamı suçüstü yakalandı." (2 Kasım 1999 Milliyet Gazetesi)

"DGM Savcılığı'na verdikleri ifadelerde MHP İl İdare Kurulu üyesi olduğunu söyleyen Cahit Çelik ile eski MHP Diyarbakır İl Sekreteri olduğunu belirten Mehmet Nazif Ergin ve eski MHP İl Başkanı İbrahim Yiğit'in korumalığını yaptığını anlatan Mehmet Bakan ile Ramazan Metin, Takyettin Işık adlı sanıklar hakkında Savcılık tarafından hazırlanan iddianamede, 20'şer yıl ağır hapis cezası istendi. Savcılık tarafından hazırlanan iddianamede çete kurdukları belirtilen sanıkların, çeşitli tarihlerde Musa Yılmaz ile Mehmet Çarkanat adlı şahıslardan para gasp ettikleri, Abdülmehdi Yılmaz adlı kişiye ait sahte bir milyar lirayı tedavüle koydukları, Sait Şeker adlı şahsın oğlunun askerlik işini erteleme bahanesiyle 150 milyon lira aldıkları, Sıddık Aktaş ve Aziz isimli şahısların cezaevlerinde bulunan yakınlarının serbest bırakılabilmesi vaadiyle 4 bin dolar dolandırdıkları kaydedildi." (6 Temmuz 1999 Cumhuriyet Gazetesi)

"(...) MHP İzmir ikinci Başkanı Hulusi Bulut'un dolandırmadığı, borç para alıp üzerine yatmadığı kimse kalmamıştır." (Tuğrul Türkeş'in dağıttığı bildiriden)

"Ekim ayı sonlarında Çetin (Sefa Şevkat Çetin -bn), İstanbul Emniyet Müdürlüğü Organize Suçlar Bürosu görevlileri tarafından bir halı dükkanı sahibinden haraç alırken suçüstü yakalandı." (Aktaran ecdet Pakmezci-Nurşen Büyükyıldız, Ülkücüler, Kaynak Yayınları, Syf:28

Ardahan Göle İlçesi MHP İlçe Başkanı Cihan Gürer, komşusundan borç aldığı 1300 markı ödememek için, komşusunun oğlu "Ahmet Kaya'yı kaçırıp, silah zoruyla, borcunu ödediğine ilişkin senet imzalatıyor." Adliyeye intikal eden bu olay sonrasında ise "delil yetersizliği"nden dolayı beraat ediyor. (Bkz. 20 Mart 2000 Gazeteler)

"Verkaya, Ökkeş gibi Maraşlıdır. Kaçakçılık şebekeleriyle ilişkisi vardır. Şimdi halen içerde olan Ökkeş'e sürekli sahte isim kullanarak para göndermektedir. Verkaya'nın Varna'ya gidiş sebebi, buradaki şahıs aracılığıyla Türkiye'ye silah naklini sağlamaktır. Bu şahıs silahları Türkiye'de direkt olarak Mustafa Verkaya'ya gönderecektir. Yani şebekenin Türkiye temsilcisi Verkaya olacaktır. Mustafa, gelen silahları MHP ve ÜGD'ye aktaracaktır.(...)" (Ali Yurtaslan, İtiraflar, Kaynak Yayınları, Syf:12

"İstanbul'daki MHP örgütünün karanlık örgütlerle çok girift ilişkileri vardır. Mesela Oflu İsmail'in İstanbul MHP'ye büyük yardımlar yaptığını duydum. Bu adam kaçak duruma düştükten sonra teşkilatın başına eniştesi geçiyor. Bu adam da MHP'ye büyük yardımlar da bulunuyor."(age. Syf:131)

"Ülkücü Mafya olmaz", "Ülkücülerin mafyayla bir ilişkileri yoktur" derler. Gerçek ise tam tersidir. İşte örnekler:

"Kemal Bayrak (Bursa Emniyet Müdürü -bn-), Evcil'in çevresindeki kişilerin büyük bölümünün 'eski ülkücüler' olduğunu da vurgulayarak bu kişilerin birbirlerini çok iyi tanıdıklarını söyledi." (21 Ekim 1998 Cumhuriyet Gazetesi)

MİT'in 1996'da Erbakan'a verdiği dosyanın "Özgeçmişler" bölümünde Aladdin Çakıcı ile ilgili şunlar anlatılmaktadır;

"(...) 12 Eylül öncesi ülkücü kesime ait çeşitli kumarhane, klüp ve işyerlerinden kaynak sağlayan ülkücü militanları sakladı. Harbiye'de kumarhane açtı. Hakettin Biber adına bir yazıhane açıp piyasadaki batık senetleri tahsil işiyle uğraştı ve yüzde 50 komisyon alarak büyük paralar kazandı. Yurtdışında bulunan firari ülkücülerle bağlantılıdır. (...) İstanbul'daki Ermeni ve Yahudi işadamlarından para çaldı. Alpaslan Türkeş'in talebiyle genel seçimlerde kullanılmak üzere 1989'da 200 milyon lira para yardımında bulundu." (18 Şubat 1998, Yeni Yüzyıl -28 Ağustos 1998 tarihli Milliyet Gazetesi'nde de aynı habere yer verilmiştir.)

Yine Jens Meckenburg, "NATO'nun Gizli Terör Örgütü GLADIO" adlı eserinde Baden Baden'da Hotel Brenner'de çekilmiş bir fotoğraftan sözetmektedir. Fotoğrafta bir masa etrafında dört kişinin oturduğunu, bunlardan üçünün Genelkurmay eski üyelerinden General Orhan Karabulut, Doğan Holding patronu Aydın Doğan ve Özer Çiller olduğunu söylerken, 4. kişi hakkında kullandığı şu ifadeler ilgi çekicidir;

"Hotel Brenner'de masada oturanlar arasında Türk mafyasından ve uluslararası uyuşturucu tüccarı Hüseyin Duman da vardır. Kendisi Bozkurtların da dahil olduğu faşist Türk partisi MHP'nin önde gelen üyelerindendir." (a.g.e. Syf:131-132)
Irz Düşmanı
Ve Katildirler

"Rus revü grubundan Svetlana Gremola adlı bir kadın zorla kaçırıldığı ve kendisine tecavüz girişiminde bulunulduğu iddiasıyla şikayetçi olmuştu. Şikayet üzerine polislerin, Turan Güneş Bulvarı'ndaki bir büroya düzenledikleri operasyonda Oral Çelik ile bir arkadaşı gözaltına alınmıştı." (13 Kasım 1999, Cumhuriyet Gazetesi)

"Nagehan POLAT Trakya Üniversitesi Fen-Edebiyat Fakültesi'nde araştırma görevlisiydi. 11 Ekim'de tecavüz edildikten sonra öldürüldü. Nagehan Polat'ı öldürenler, olayla ilgisi olanlar tek bir noktada buluştular: Hepsi de faşistti. Ve Edirne'nin Süloğlu ilçesindeki faşist örgütlenmeyi yönlendiriyorlardı. Sapık faşist Orhan Dinç, Nagehan Polat'ı öldürürken, yanında olanlar Kani Candar, Ayhan Kulaklı ve Aydemir Aslan'dı. Aydemir Aslan 27 Mart seçimlerinde Süloğlu İlçesi Belediye Meclisi kontenjan adayı olarak MHP tarafından önerilmişti. Bu dört sapığın hepsi de yıllardır bölgede faşist örgütlenmeleri organize eden insanlar olarak tanınıyorlar." (Devrimci Gençlik Özel Sayı 6, Yıl , 12 Kasım 1994)

İşte kendi ağızlarından itirafları...
"Bahçelievler'deki olaylarda yer alan gruplardan biri de Bilal Demir, Mustafa Çıtak ve Mehmet Ayan'ın kurduğu soygun çetesidir. Ankara şubesi 'Artık olay istemiyoruz masrafları da karşılamıyoruz' dediği için bunlar soygunlara giriştiler. (...)
Yine bunlar Bahçelievler-Emek arasında 60. Sokak'ta gasp için bir eve girdiler. Ev sahibi evde yoktu, sadece kızları vardı. 'Bu kadar uğraştık boş çıkmayalım' diyerek kızlara tecavüz ettiler." (Ali Yurtaslan, İtiraflar, Kaynak Yayınları, Syf 1)

"Kayaş'tan Arif Çok isimli bir şahıs, yedi kişiyle beraber, cinayet suçundan yargılanıyordu. Arif Çok, bu davada yargılanan Mehmet Aktepe isimli zavallı bir şahsa cinayet suçunu kabul etmesi için baskı yaptı. Mehmet cezaevinde dövüldü. Fakat baskılara rağmen suçu önceleri kabul etmedi.
Daha sonra Erdem Şenocak'ın emriyle bu şahsın karısı dağa kaldırıldı ve tecavüz edildi. Bu tecavüz olayı sırasında bir ara Mehmet suçu kabul etti. Kadın cezaevine gelerek suçu kabul etmesi için kocasına baskı yapıyordu." (age. Syf 4)

"Burhan Güneyli, başkan olduğu dönemde, Etlik Ülkü Ocağı'na kız götürüp ırzına geçmiş, burada kendisine yönetim kurulundan iki kişi de nöbet tutmuştu. Baki Ceylan ise, aynı yatakta yatmak zorunda kaldığı bir ülkücü kız arkadaşını sabaha karşı ırzına geçerek uyandırmıştı." (Ömer Tanlak, İtiraf, Kaynak Yayınları, Syf 7)
Son süreçte burjuva medya ve TV kanallarında bolca yayınlanan Hizbullah vahşetiyle ilgili haberler ve görüntüler, herkesin tüylerini ürpertmiştir kuşkusuz. Ancak geçmişte çuval cinayetleriyle, Maraş, Çorum, Malatya vb. bir çok yerde gerçekleştirdikleri vahşice katliamlarla MHP'li faşistler de bundan geri olmadıklarını ispatlamışlardır. Bu niteliklerini bugün de büyük bir başarıyla sürdürmektedirler.
İşte bir örnek:

Kafası taşla ezilerek öldürülen 9 yaşındaki Hüseyin Akbaş'ın katillerinin 'Keçiören Belediye Başkanı Turgut Altınok tarafından kurulduğu' bildirilen 'A Takımı'na mensup oldukları saptandı.
A Takımı'na mensup üç katilin yakalanmasıyla birlikte, bu kişiler, önce 9 yaşındaki Akbaş'a tecavüz etmek istediklerini, Akbaş'ın direnmesi üzerine dövdüklerini, arkasından kafasına taşla vurduklarını ve öldürmek için boğazını kestiklerini itiraf ettiler.
19 Mayıs mahallesi halkı ise olayın faillerinden Kürşat Kıyak'ın arkasında Ülkü Ocakları'nın bulunduğunu, kendisinin de A Takımı'na dahil olduğunu ve dedesi Hikmet Kıyak'ın da kendisini mahallede "MHP Temsilcisi" ve mahalle muhtar adayı olarak tanıttığını söylüyorlar.
İstanbul Sıkıyönetim Komutanlığı 2 No'lu Askeri Mahkeme'deki bir davada ülkücü-mafyacılardan Tevfik Ağansoy, itiraflarında şöyle diyor;
"Ülkücü Mehmet Öz, Gülşen Kavak ile yaşadığı dost hayatını, onu öldürmekle, kadını da komünist olarak tanıtmakla noktalamıştır. Kadına işkence yaparak, cinsel organına kazık sokmuşlar, daha sonra da iple boğmuşlardı. Bir gazete kadının öyle fotoğrafını da yayınladı. Kadının cesedini Arnavutköy'de buldular. Bu olayı bizim bölgeden Mehmet Öz, Hasan Tayger ve Ali Peker adlı arkadaşlarımız yapmıştı..." (Soner Yalçın-Doğan Yurdakul, Reis, Syf:82, Dipnot:1)

MHP'liler kendilerini "milliyetçi", "Türkçü" olarak göstermeye çalışırlar ama alakası yoktur. Gerçekte emperyalizmin uşağı olduklarından, emperyalizm kaynaklı bütün sapkın akımlarla da bir şekilde bağlantıları vardır.

"Tekirdağlı Satanist Evrim, Satanistler'in bir bölümünün de milliyetçi olduğunu söyledi.
Körmös death metal topluluğunun lideri kendine Gök Yabgu Han diye bir takma ad seçmiş. (...) Körmös elemanları, ülkü ocaklarında dostları bulunduğunu ve özel konserler tertip ettiklerini dahi söylemişler." (21 Ekim 1999 Sabah)

Şantajcıdırlar

İstediklerini elde etmek için her yolu ama her yolu denerler.
"1978'in Eylül, Ekim ve Kasım aylarında bu kurduğumuz tezgahla birçok hakim ve savcıya kanca atıldı. Bunların bir kısmı tekliflerimizi kabul ettiler ve yukarda isimlerini belirtiğim (Serpil, Türkan, Mine, H.B. -kitaptan bn-) dört kızla ilişki kurdular. Bunların kızlarla ilişkileri sırasında filmleri çekildi ve sonra kendilerine şantaj yapıldı. Tehditle yıldıramadığımız, rüşvet teklifimizi kabul etmeyen hakimler bile bu durumla karışlaşınca isteklerimizi kabul etmek zorunda kaldılar." (age. Syf 9)

Bu kadar pislikle içiçe olanların içki, ***** ve uyuşturucu kullanmamaları düşünülebilir mi? Düşünülemez elbette.

"İçki konusunda bazı kişilere izin verilirdi. Bazıları ise ağır ceza ile cezalandırılırdı.
***** ise oldukça yaygındı. Bu da kişilerin boş zamanlarının çok oluşundandı. Bunda da içki gibi özel müsamaha vardı.
Esrar da oldukça çok kullanılan bir madde idi, ama bu da diğerleri gibi özel kişilere mahsustu." (age. Syf 7)

MHP'nin Seçimlerde Çıkardığı Milletvekilli Adayları
Meclis'teki MHP Milletvekilleri, MHP'nin Aynasıdır...
Aslında sadece Meclis'teki MHP'li Milletvekillerine ve seçim döneminde gösterdiği milletvekili adaylarına bakmak bile MHP'yi tanımak için yeterlidir.
MHP Gümüşhane Milletvekili Ahmet Uçaş; Mütaahhitken yolsuzluk yaptığı iddiasıyla hakkında açılan dava halen sürüyor.

MHP Malatya Milletvekili Fahri Yüksel; 7 Haziran 1978'da Malatya'da öğretmen Nevzat Yıldırım'ın öldürülmesinde Oral Çelik'e suç ortaklığı yaptı. Bu davadan mahkum oldu.

MHP Urfa Milletvekili Muzaffer Çakmaklı; Sedat Bucak'ın ortağı. Uyuşturucu kaçakçılığıyla suçlanıyor.

MHP İzmir milletvekili Ahmet Kenan Tanrıkulu; 1990'da Çatlı ile birlikte Zürih'te Bestadel Cezaevi'nden kaçtı.

MHP Zonguldak milletvekili İsmail Hakkı Cerrahoğlu (Parlak); 12 Eylül öncesi Demokrat gazetesi muhabirini öldürmekten yargılandı. Zaman aşımından beraat etti. Aynı davadan yargılanan arkadaşları "Ölüm emrini İsmail Hakkı Parlak verdi" diye ifade verdiler. Parlak, Cerrahoğlu'nun asıl soyadıydı, bu olaydan kaynaklı olarak değiştirdi.

MHP Aydın Milletvekili Ali Uzunırmak; Kemal Türkler'in katil zanlısı, Ünal Ağaosmanoğlu'nun Kuşadası'nda "iş ortağı". Uyuşturucu suçundan Almanya'da hapis yattı.

Eski MHP'li yeni DYP'li Celal Adan; MHP'nin '80 öncesi İstanbul grubunda Yılma Durak'a bağlı Mustafa MİT ve Mustafa Verkaya ile birlikte "Vurucu Güç" olarak çalıştı. Flash TV baskınında başrolü oynadı. Mesut Yılmaz'ın Budapeşte'de yumruklanmasına adı karıştı. (Nisan 1999, Gazeteler)

"Sarkık bıyıklı ülkücü polis" olarak adlandırılan Mehmethan Tokuş, 18 Nisan seçimlerinde MHP İstanbul 2. Bölge'den milletvekili adayı gösterilmişti. Tokuş, 1970'li yıllarda Kırşehir'de Kemal Köksal ve Mehmet Karakaya adlı kişilere işkence yapmaktan Kırşehir Asliye Ceza Mahkemesi'nde 2 Kasım 1982'de 2 ay 15 gün hapis cezası almış birisiydi. Sadece bu kadar mı? Değil elbette.
1989'da "hırsızlık yaptığı" gerekçesiyle gözaltına alınan Hacıhüsrevli Neriman Papiş'in işkenceyle öldürülmesinden hakkında dava açıldı. Ancak "delil yetersizliğinden" beraat etti.
Kırklareli Vize ilçesinde Seyfi Meriç isimli solcu bir öğrenciyi sırtından vurarak yaralamaktan ve olay sırasında sarhoş olduğundan kıdem indirme cezası almıştı.
Gazi Polis Karakolu'nda simitçi Bayram Duran'ın işkenceyle öldürülmesinden ve Gazi olayları sırasında panzerden halkın üzerine ateş açılmasından sorumlu bir katil, işkenceciydi. Ama tüm bunlar, onun "milliyetçi, vatansever" MHP tarafından milletvekili adayı olarak gösterilmesine engel olmadı. (Bkz. 10 Mart 1999 Cumhuriyet)

Kendilerini En İyi Yine Kendileri Anlatıyor
"Her biri şehit mezarı olarak gördüğümüz, MHP ve ocak teşkilatımızı tahsilat yuvasına, menfaat yuvasına ve geneleve çevirenler artık korksun...
"Bahçeli, Yusuf Kırkpınar'a homoseksüel diyor. İzmir Ülkü Ocağı Başkanı Abidin Bilgin komite üyelerimizden birinin yanında Bahçeli'nin suratına zürriyetsiz Pinokyo, Homo diye bağırıyor...
"Derin Devletle işbirliği yapan MHP de çürümüştür, çek, senet, seks mafyası haline gelmiştir."
"Devletin bütçesinin yarısını alıp,
halkı uyutan derin devletin istediği de budur. Pe...... derin devlet şu anki MHP'nin meclise girmesini istiyor. Karakter yoksunu şu anki MHP ile meclis bağdaşıyor." (18 Nisan seçimlerinin hemen öncesi Tuğrul Türkeş grubunun hazırladığı bildiriden)

Bunları söyleyen Kafkaslar'da uyuşturucu ticaretini yönlendiren, MOSSAD destekli eroin ticaretinde gayrı meşru ilişkileri yürüten ve genel başkanlık yarışını kaybeden, bütün faşistlerin "Başbuğ"unun oğlu Tuğrul Türkeş. Sözü edilen milletvekili adayları ise Bahçeli tarafından kamuoyuna "Koç gibi" diye tanıtılan katiller, ahlaksızlar güruhu... Birbirini çok iyi tanıyorlar... Bunlara eklenecek çok fazla bir şey de kalmıyor.

MHP Halka Hesap Vermekten Kurtulamayacak

MHP'nin tarihi, halklarımıza karşı uygulanan faşist saldırıların tarihidir. MHP, başından beri faşist bir parti olarak kurulmuş ve örgütlendirilmiştir. MHP, faaliyetlerinde halka yönelik saldırılarla sınırlı kalmamış, her türlü insanlık dışı pis işin içerisinde yer almış ve organize etmiştir. Susurluk Devleti'nin en güvenilir çocuğu olan MHP, bugün hükümettedir ve faaliyetlerini daha rahat sürdürmektedir.
Cevapla

“Serbest Kürsü” sayfasına dön